Mersin, Tarsus ve Bölgedeki gündem, ekonomi, son dakika, spor ve yaşam dünyasındaki önemli gelişmelerden anında haberdar olmak ister misiniz?

:

:

:

Yeni ve köklü bir üniversite reformunu tartışmalıyız

17 Eylül 2021 Cuma 08:23
Celal Tezel
Geçtiğimiz haftalarda Millî Eğitim Bakanlığına bağlı ilk ve ortaöğretim kurumlarında yüz yüze eğitime başlandı. Bu hafta ise, Yükseköğretim Kurumları Sınavını kazanan öğrencilerin, kazandıkları üniversitelere kayıt yaptırma süreci aşamasına geçildi. Bu nedenle, 100 Yılın felaketi Kovid-19 salgınıyla mücadele kapsamında alınmış olan sosyal izolasyon, mesafe ve öteki kapanma önlemlerinin tam aksine olarak ülke genelinde çok yaygın bir şehirlerarası trafik yaşandı.
 
Yaşanan bu şehirlerarası gidiş-gelişlerin bir süre daha devam etmesi bekleniyor. Tabiidir ki, çeşitli uzmanlar arasında okulların birdenbire, alt yapısız ve hazırlıksız olarak açılmasının pandemiyi olumsuz yönde etkileyeceği ve salgın hastalığın artış hızını tetikleyeceği öngörüsü çeşitli yönleriyle tartışılıyor. Tartışılıyor tartışılmasına ancak, uzmanlarca dile getirilen bu sakıncalar, yetkililer tarafından bir türlü dikkate alınmıyor. Uzmanlarca yapılan açıklamalar, her nedense orta yerde yaşanan bu toplumsal gerçekliği hiçbir şekilde değiştiremiyor. Olaylar kendi akışı içerisindeki seyrine olduğu yerden devam ediyor.
 
Yetkililer tarafından daha önce açıklandığı şekilde, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından alınan kararlar gereğince üniversiteler kendi hazırladıkları akademik takvimlerine göre yüz yüze eğitim için kapılarını birbiri ardına açacaklar. Sayıları bugün itibariyle 205’i bulan devlet ve vakıf üniversitelerimizin çok büyük bir çoğunluğu Eylül Ayı sonuna kadar yüz yüze yapılan örgün eğitime başlamış olacaklar. Bu nedenle üniversite öğrencileri, öğrenimlerini aksatmadan sürdürebilmek amacıyla son hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorlar. Bu hazırlıkların başında ise barınma sorunu geliyor.
 
Öğrenciler ve velileri bir yurt bulabilmek için büyük bir çaba harcıyorlar. Yurt bulamayanlar, kendi bütçelerine uygun kiralık bir ev bulabilmenin telaşına kapılmış durumdalar. Ne yazık ki, talep artışına bağlı olarak ev kiraları da katlanarak artıyor. Okul hazırlıkları için yapılan harcamalar, aile bütçeleri üzerinde ağır bir yük oluşturuyor. Bizim ülkemizde eğitim, dar gelirli yurttaşlarımız için her zaman pahalı olmuştur. Çünkü aileler, kendi sınırlı bütçelerinden bu iş için bir pay ayırmak zorunda kalmaktadırlar.  Ancak eğitim harcamaları, tarihin hiçbir dönemde bu kadar can yakıcı ve pahalı olmamış ve ağır hale gelmemiştir. Bu pahalılık nedeniyle, son zamanlarda pek çok öğrenci okul masraflarını karşılayamadığı ve özellikle de özel okullarda okul taksitlerini ödeyemediği için öğrenimini yarıda kesmek ve okulunu bırakmak zorunda kalmıştır.
 
Ülkemizde bu duruma düşen öğrencilere yardım ve destek olacak kurumsal ve sistemli bir düzenleme de maalesef bulunmamaktadır. Bu sistemde herkes kendi başının çaresine bakmak zorunda kalmaktadır. Oysa, o çok eleştirilen, küçümsenen ve dudak bükülen 1961 Anayasasında eğitim faaliyetlerini düzenleyen “ilköğretim zorunludur ve eğitim, her düzeyde parasızdır” şeklinde bir madde vardı. Bu madde gereğince devlet, her düzeyde eğitim-öğretim faaliyetini finanse ediyor, öğrencileri ve velilerini destekliyordu. Şimdiki gibi öğrenim harçları yoktu. Her üniversitenin kendine bağlı kendi öğrenci yurdu vardı. Her öğrenciye yeterli yurt imkanları sağlanıyordu. Ders kitapları, üniversite matbaalarında basılıyordu ve çok ucuzdu. Öğrenim kredileri, günümüze oranla yeterli miktarda veriliyordu. 1982 Anayasası hazırlanırken, sanki bu madde sakıncalıymış gibi ortadan kaldırıldı. Sosyal devlet ilkesinden uzaklaşıldı. Halkın önemli bir hakkı elinden alındı. Bunun yerine “İlköğretim zorunludur ve devlet okullarında parasızdır.” maddesi konuldu. Böylelikle devletin, ilköğretim dışındaki öğretim basamaklarını ve özellikle de yükseköğretimi finanse etme zorunluluğu uygulamasından vazgeçildi ve eğitimde özelleştirmenin önü açılmış oldu. Bunun sonucunda, eğitimde zaten hiçbir zaman tam olarak işletilemeyen fırsat eşitliği ilkesi bütünüyle işlev yerine getiremez hale getirildi. İşte o günlerden bu günlere nitelikli eğitimden ödünler verile verile eğitim faaliyetleri sıradanlaştırıldı, basite indirgendi ve içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağı haline dönüştürüldü.
 
Bugün geldiğimiz noktada, Cumhurbaşkanından sokaktaki sade yurttaşına kadar toplumun her kesiminde, eğitimde ciddi bir reform yapılması konusunda çok geniş bir fikir birliği ve konsensus oluştu. Çünkü bu eğitim sistemi artık iyi işlememektedir. Eğitimin niteliği sürekli olarak geriye gitmektedir. Toplumumuzun ve ülkemizin ihtiyaçlarına ve beklentilerine cevap verememektedir. Kısacası bu sistem, veliyi de öğrenciyi de öğretmeni de velhasılı toplumumuzda eğitimle ilgili olan hiçbir kimseyi de hiçbir şekilde mutlu edememektedir. Eğitimde reform yapılması ihtiyacı tartışmasızdır ama yapılacak olan reformun yönü konusunda yapılan tartışmalar üzerinde büyük fırtınalar kopartılmaktadır. Eğitim ülkemizin gerçekten ihtiyaç duyduğu, bilimsel, demokratik ve laik, çağdaş ve işlevsel bir hale mi getirilecektir? Yoksa, çağ dışı, ezberci, bilimsellikten uzak, skolastik ve işlevselliğini yitirmiş olan bu eğitim sistemi daha da gerilere mi görülecektir? Toplumumuzun çok büyük bir kesimi eğitimin gerçekten çağdaşlaştırılması beklentisi ve özlemi içerisindedir.
 
Bu beklentiye toplumumuzun muhafazakâr ve mütedeyyin ailelerinin çok büyük bir bölümü de dahildir. Kanımca, eğitim sisteminde genel olarak yapılması düşünülen reform çerçevesi içerisinde ayrıca bir de yeni ve köklü bir üniversite reformu yapılmasının da tartışmaya açılması gerekmektedir. Bizim eğitim tarihimizde, çağdaş batılı anlamda, bilimsel araştırma ve geliştirmeyi temel alan, derslerin serbest ve bağımsız bir tartışma ortamında işlendiği ilk üniversite 1930 yılında yapılan eğitim devrimi ile Darülfünun’un İstanbul Üniversitesine dönüştürülmesiyle kurulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk bu devrim sırasında, Almanya’da Hitler Nazizm’inin uygulamalarından rahatsız olan bilim insanlarının Türkiye’ye gelmelerini sağlamıştır. Bu bilim insanları İstanbul Üniversitesinde devrinin en ileri, ciddi, nitelikli ve disiplinli eğitimini vermeye başlamışlardır.
 
Bu bilim insanlarının bir kısmı daha sonra Türk vatandaşlığına geçerek Türk isimleri almışlardır. İstanbul Üniversitesi deneyiminin başarılı olmasından esinlenilerek ve örnek alınarak kurulan Ankara Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Erzurum Atatürk Üniversitesi gibi üniversiteler, bu gerçekten bilimsel, ciddi, nitelikli, disiplinli ve çağdaş eğitim anlayışının bir devamı olarak kurulmuşlardır. Ve aynı eğitim anlayışını, kültür ve geleneklerini devam ettirmişlerdir. Türkiye bugün bilimsellikte gelmiş olduğu düzeyi bu üniversitelerine borçludur. Daha sonra 1982 yılında YÖK’ün kurulmasıyla birlikte Anadolu’da bazı üniversiteler kurulmuş, yeterli öğretim üyesi olmadan, alt yapısız ve hazırlıksız bir şekilde üniversitelerin sayılarının arttırılmasıyla birlikte üniversite eğitiminin niteliğinde bozulmalar görülmeye başlamıştır. 1992 yılında yine aynı şekilde Üniversiteler Anadolu’nun çeşitli illerine yaygınlaştırılmıştır.
 
Bugün geldiğimiz noktada her ilde ve çeşitli ilçelerde kurulan üniversitelerle birlikte üniversite sayısı 205’i bulmuştur. Üniversitelerin bu şekilde hesapsız kitapsız, plansız programsız ve alt yapısız olarak tamamen ekonomik ve siyasi beklentilerle sadece nicelik olarak yaygınlaştırılması beraberinde çok ciddi eğitsel, bilimsel, kültürel, ekonomik ve toplumsal sorunları da getirmektedir. Deyim yerindeyse, ortaya bir üniversiteler ve üniversite mezunları enflasyonu çıkmıştır. Üniversiteler adeta, her önüne gelene işlevsiz diplomalar dağıtan, biçimsel kuruluşlar gibi işlev görmektedir. Üniversite okumak uzun yıllar alan yorucu ve pahalı bir iştir. Üniversitelerimiz kurulurken işgücü planlaması yapılmaması nedeniyle katlandığı bin bir zahmet sonucunda elinde işlevsiz bir diplomayla mezun olan gençlerden oluşan çok büyük bir diplomalı işsizler ordusu meydana gelmiştir. Haliyle mutsuz olan bu gençler, ülkelerine küsmüşlerdir. Kurtuluş çaresini kapağı bir şekilde yurt dışına atmakta aramaktadırlar. Ortaya çıkan bu sonuç bile başlı başına çok ciddi ve önemli bir sorundur. Üniversiteler zaten kısıtlı olan akademik ve idari özerkliklerini kaybetmişler, tamamen siyasal iktidara bağımlı hale gelmişlerdir.
 
Üniversite Rektörlerinin doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanması ve siyasal kadrolaşma nedeniyle, üniversite öğretim üyeliği, Osmanlı dönemindeki beşik ulemalığına benzer şekilde Rektörün çocuklarına, eşine-dostuna, güç sahibi siyasilerin hısım-akrabalarına ulufe dağıtılır gibi dağıtılan bir paye haline getirilmiştir. Bilimsellikten tamamen uzaklaşılmış, üniversite kampüsleri topluca zikir çekilen, bazı tarikat ve cemaatlerin ayinler düzenledikleri yerlere dönüştürülmüştür. Her gün bir yenisine tanık olduğumuz bu ve benzeri bozulmalar ve sorunlar nedeniyle üniversiteler, üniversite öğretim üyeleri, üniversite diplomaları ve üniversite mezunları tarihinde bir eşine rastlanmadık bir biçimde ciddiyetlerini ve saygınlıklarını kaybetmişlerdir.
 
Büyük ölçüde bilimsellikten uzaklaşmış olan ve nitelikli bir eğitim de veremeyen bu üniversiteler düzeni, tükettiği maddi kaynaklar nedeniyle Türkiye’nin sırtında ağır bir yük olmaya başlamıştır. Bu durum karşısında artık üniversitelere tam anlamıyla akademik, bilimsel, idari ve mali özerklik sağlayan yeni ve köklü bir üniversite reformu yapılması kaçınılmaz hale gelmiştir.       

 
Bu yazı toplam 271 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın diğer makaleleri
Tarsus Akdeniz ©1994 - Tüm Hakları Saklıdır, Kaynak Gösterilmeden İçerik kopyalanamaz.
Oluşturma süresi(ms): -1