Mersin, Tarsus ve Bölgedeki gündem, ekonomi, son dakika, spor ve yaşam dünyasındaki önemli gelişmelerden anında haberdar olmak ister misiniz?

:

:

:

Türkiye’nin göçler göçmenler ve mülteciler sorunu

30 Temmuz 2021 Cuma 09:05
Celal Tezel
Son günlerde okuduğumuz gazetelerde ve izlediğimiz televizyonların çeşitli tartışma programlarında; kimileri kamyon ve TIR Kasalarında kimileri ise bir yürüyüş kolunda, sınırlarımızı kaçak yollardan geçerek ülkemize giriş yapan Afgan göçmenlere ilişkin görüntü ve haberler, giderek daha da yaygınlık kazanmaya başladı.
 
Bu görüntüler kamuoyunda büyük bir tedirginlik yarattı. O kadar ki, kaçak göçmenler sorunu; pandemiye, ekonomiye, işsizliğe, enflasyona, hayat pahalılığına, diplomatik sorunlara, üniversite sınav sonuçlarının açıklanmasına, yaşanan sel ve deprem felaketlerine rağmen neredeyse kamuoyunun tartıştığı birinci ve öncelikli gündem maddesi haline geldi.
 
Kamuoyumuzda zaten, 7-8 yıl önce ülkemize gelerek yerleşen ve sayıları neredeyse dört buçuk veya beş milyonu bulduğu söylenen Suriyeli sığınmacılar için belli başlı, kimisi herkesçe bilinen ve yüksek sesle açıkça tartışılan, kimisi de açığa çıkmadan üstü örtülü bir şekilde alttan alta dillendirilerek sessizce geleceğe ertelen bazı ekonomik ve toplumsal kaygılar ve çeşitli duyarlılıklar mevcut idi.
 
Bazı politikacılar, gazeteciler ve kimi uzmanlar, ülkemize her gün tahminen bin beş yüz, iki bin civarında kaçak Afgan göçmenin giriş yaptığını, bunların tamamına yakınının 18-30 yaş aralığındaki erkek kişilerden oluştuğunu, ülkemize bugüne kadar giriş yapan kaçak Afgan göçmen sayısının tahminen dört yüz bin kişiyi bulduğunu ve eğer etkin, gerçekçi ve acil önlemler alınmazsa bu sayının altı buçuk, yedi milyonu bulabileceğini açıkladılar. Bu ve benzeri açıklamaların ardından kamuoyumuzun Suriyeli sığınmacılar ve Afgan göçmenler konusu üzerindeki tedirginlik ve duyarlılıkları bir kat daha arttı. Ve Türkiye’nin bütün bir göçler, göçmenler ve mülteciler sorunlarının baştan aşağıya, her yönüyle yeniden sorgulanıp tartışılmasına neden oldu.
 
Bu konu tartışılırken, kamuoyunun bazı kavramlar hakkında yeterince bilgili olmadığı, hatta bazı kavramların birbiriyle karıştırıldığı anlaşıldı. Örneğin çoğunlukla, sığınmacı ve mülteci kavramlarının birbirleriyle karıştırılarak birbirinin yerine kullanıldığı gözlemlendi. Oysa bu kavramlar, birer uluslararası hukuk kavramı olarak çok farklı anlamlar taşımaktadırlar. Ve bu kavramlardan herhangi birisiyle tanımlanan kişi veya topluluklara uluslararası hukuktan kaynaklanan çeşitli yasal haklar da verilebilmektedir. Sözü edilen bu kavramları şöyle kısaca bir tanımlamaya çalışmamızda konunun yerli yerince ve doğru bir şekilde anlaşılması ve tartışılmaların öğretici olabilmesi açısından çok çeşitli faydalar bulunmaktadır. Bu terimlerin belli başlılarını kısaca şu şekilde özetleyebiliriz.
 
Bilindiği gibi, uluslararası hukuka göre göçmen; hem maddi ve sosyal durumlarını iyileştirmek hem de kendileri veya ailelerinin gelecekten beklentilerini arttırmak için başka bir ülkeye veya bölgeye göç eden kişi ve aile bireylerini kapsamaktadır. Esas olarak, ülkesinden zulme uğrayacağından haklı nedenlerle korktuğu için değil, eğitim ve çalışma gibi nedenlerle ayrılan kişiler olarak tanımlanabilir. Göçmenler, vatandaşı oldukları ülkelerin korumasından yararlanmaya devam ederlerken, daha iyi bir yaşam standardına kavuşabilmek için, kendi istekleri ile bu yolculuğa çıkarlar. Bu yolculukların bir kısmı pasaport, vize gibi yasal belgelerle düzenli bir halde yapılırken, bazıları ülkelerin yasal sistemlerine aykırı bir şekilde düzensiz olarak da yapılabilir. Düzensiz göçmen: göç ettiği ülkeye o ülkenin yasalarını ihlal ederek giriş yapan, ülkede kalmak için yasal hakkı bulunmayan, ülkenin yasalarını ihlal ederek çıkış yapan kişilere denir. Mülteci; vatandaşı olduğu ülke dışında olan ve “ırkı, dini, tabiiyeti, belirli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncesi nedeniyle zulme uğrayacağından haklı nedenlerle korktuğu” için vatandaşı olduğu ülkeye dönemeyen veya dönmek istemeyen kişiler şeklinde tanımlanmaktadır.
 
Sığınmacı; mülteci olarak uluslararası koruma arayan ancak statüleri henüz resmi olarak tanınmamış kişilere denir. Bu terim genellikle, mülteci statüsü almaya yönelik başvurularının hükümet ya da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından karara bağlanmasını bekleyen kişiler için kullanılır. Statüleri resmi olarak tanınmamış da olsa, sığınmacılar kendi ülkelerine zorla geri gönderilemezler ve yasal haklarının da korunması gerekir. Vatansız; kendi yasalarının işleyişi içinde hiçbir devlet tarafından vatandaş olarak sayılmayan kişiler için kullanılan bir terimdir. Türkiye’nin uluslararası sözleşmeler karşısındaki durumu ise şu şekilde özetlemek mümkündür.
 
Türkiye, “Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi”ni 1961 tarihinde onaylamıştır. 1967 yılında ise, Cenevre Sözleşmesi’nden ayrı olarak “Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Protokol”ü de imzalamıştır. Ancak Türkiye, Cenevre Sözleşmesi ile düzenlenen coğrafi sınırlama ilkesini sürdürme yolunu seçmiştir. Türkiye’de bu kavramlar “2014 tarihli, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu”nda düzenlenmiştir. BU KANUNA GÖRE TÜRKİYE; AVRUPA DIŞINDAN GELENLERİ MÜLTECİ OLARAK KABUL ETMEMEKTEDİR. Ülkemizde, Avrupa dışından gelenlerin üçüncü ülkeye yerleştirilinceye kadar, şartlı mülteci statüsünde geçici olarak Türkiye’de kalmalarına izin verilmektedir.
 
Uluslararası koruma arayan yabancılar Türkiye’ye adım attıklarında “mülteci veya şartlı mülteci statülerini” almak için başvurmaktadırlar. Bu kişilerin statüleri verilene kadar kendilerine “uluslararası koruma başvuru sahibi” denilmektedir. Türkiye hukuk sisteminde sığınmacı kavramı yoktur. Bu nedenle; TÜRKİYE’DEKİ SURİYELİLER “GEÇİCİ KORUMA” STATÜSÜNDEDİRLER.
 
Geçici koruma; ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen ve haklarında bireysel olarak uluslararası koruma statüsü belirleme işlemi yapılamayan yabancılara sağlanan koruma şeklinde tanımlanmaktadır. Buna göre; 6458 sayılı yasa kapsamında yayınlanan Geçici Koruma Yönetmeliği gereğince; Suriye’den Türkiye’ye gelen “kayıt altındaki” kişilerin hukuksal statüleri “Geçici Koruma” statüsüdür.  Bu kişiler bireysel bir prosedür olan “şartlı mülteci statüsü” için başvuru yapamazlar. Yasal ve doğal olarak bu kişilerin kendi ülkelerinden bizim ülkemize gelmelerine neden olan tehdit ortadan kalktıktan sonra bu kişilerin kendiliğinden kendi ülkelerine gitmeleri veya gönderilmeleri gerekmektedir. Ancak bizim ülkemizde kimi Suriyelilere çeşitli vesilelerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmiştir. Böyle bir uygulama öteki Suriyeliler için özendirici olmuştur. Bugün geldiğimiz noktada, Türkiye’deki Suriyelilerin hemen hemen tamamına yakını Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını elde etmek ve bu şekilde çifte vatandaşlık haklarından yararlanabilmek için büyük bir çaba göstermektedirler. İçinde yaşadığımız şu günlerde üzerinde çokça konuşmaya başladığımız göç olgusu insanlık tarihi kadar eskidir. Bir başka söyleyişle insanlık tarihi bir yönüyle de göçler tarihidir denilebilir. Bugün dünyada göçler yoluyla göçmenler tarafından kurulmuş olan çeşitli devletler vardır. Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Alaska, Avustralya ve Yeni Zelenda gibi ülkeler bu şekilde kurulmuş olan devletlerdir. Bazı göçler tarihte silinemeyecek derin izler bırakmışlar, tarihin akış yönünün değişmesine neden olmuşlardır. Örneğin Birinci Kavimler Göçü Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesine, ikinci Kavimler göçü ise Roma İmparatorluğunun yıkılmasına neden olmuştur.

Tarihte bilinen en eski yerleşim yerlerinden birisi olan Kadim Anadolu da tarih boyunca çok çeşitli göçlere sahne olmuştur. Kafkas, Balkan, Bulgar göçleri bunların belli başlılarıdır. Günümüzde karşı karşıya kaldığımız Suriyelilerin Türkiye’ye yapmış oldukları göç hareketleri de tarihteki en büyük göç hareketlerinden birisidir. Nasıl sonuçlar vereceğini elbette ki tarih yazacaktır? Planlı bir şekilde karşılanamayan, kayıt ve kontrol altına alınamayan göçlerin yıkıcı etkileri olabilir. Göçler, başta ekonomik olmak üzere, çok çeşitli siyasal, yönetsel, sosyal, kültürel ve ahlaki sorunlara ve bazı asayiş sorunlarına neden olabilmektedir. Milli gelirden kişi başına düşen payın azalması nedeniyle yoksullaşmayla sonuçlanabilmektedir.

Türkiye’nin bugüne kadar, dünya gerçeklerine uygun, ülke ve toplum çıkarlarını gözeten, planlı, sistemli, tutarlı ve uzun vadeli göç ve göçmen politikalarını geliştirememiş ve kurumsal yapılarını kuramamış olması çok önemli ve çok büyük bir eksiklik olarak kendisini hissettirmektedir. İşte noksanlıkları giderebilmek amacıyla işe öncelikle bu göç, göçmen ve mülteci politikalarının geliştirilmesiyle başlanmalı ve kurumsal yapılar mutlaka oluşturulmalıdır. Başta Afgan göçü olmak üzere ülkemize yönelik olan tüm göç hareketleri kontrol altına alınarak durdurulması sağlanmalıdır. Yoksa, bu çeşit göç hareketlerinin ortaya çıkarabileceği ekonomik ve sosyal sakıncaları ortadan kaldırabilmek için çok uzun yıllar boyunca uğraşmak zorunda kalmamız, boşu boşuna çok büyük kaynaklar harcamamız ve ağır bedeller ödememiz kaçınılmaz hale gelebilir.

 
Bu yazı toplam 566 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın diğer makaleleri
Tarsus Akdeniz ©1994 - Tüm Hakları Saklıdır, Kaynak Gösterilmeden İçerik kopyalanamaz.
Oluşturma süresi(ms): -1