Kavmimin kendi vardı, adı yoktu. Her savaşta Devlet-i Âli Osman içün ölürdü biner-onar. Ağası, beyi, bezirgânı ümüğünü sıkardı köylünün. Sıtmadan, çiçekten, kızamıktan ölürdü bebekler. Yol yoktu, erim yoktu menzile varacak…Doktor, hemşire, zanaat ehli, aydın hak getire. Muska, büyü, tılsım, vefk sürüsüne bereket. Kavmim fıtraten özüyle yakındı Tanrı’ya; bilirdi Allah’ı, hissederdi Rabbi… Ancak kulağına ne çalındıysa o kadarını bilirdi dininin. Elifbâ’yı hıfz ederdi bir kuş gibi ama anlamazdı Kitab-ı Kur’an’ın “oku” dediği “İkra” emrini. Bir milleti necip sayarlardı içimizde, bir milleti sadık. Bize ise “Türkmen-i be etrâk” derlerdi, diyeni malum.
Vardık! Ölürdük! Al-kızıl kanımız akardı Süleyman Askerî Bey gibi Irak çöllerinde, Basra’da şafağa yakın…
Vardık! Gazi olurduk Kâbe-i Şerif avlusunda, elde kılıç, Ömer Fahrettin gibi.
Vardık! Önce şahit olur, sonra şehit olurduk ercesine…
Bincesine kırılırdık bir hülya uğruna; karda, tipide, Kafkas’ta… Bincesine yiterdik, doğup doğup Anadolu köylerinden Çanakkale’nin kıyılarına…
Ve yağlı kurşun etimize her değdiğinde kırılan kemik, kopan et parçasıydı Galiçya cephesinde. Irak’taydı vurulduğumuz, Filistin’de, Zeytin Dağı’nın kıyısında naaşımıza tükürür geçerdi Londra banliyölerinden bir İngiliz ve çağrıldığında bir işaret üzerine sigarasını yakardı Gertrude Bell’in. Benim ruhum sarsılırdı çocuk. Öfkem mavi gözlerimden taşardı; tek bir kurşun atmadan teslim ettiklerinde Yunan’a Selanik’i… Manastır’dan kafileler halinde binlerce kağnıyla, insanlar düştüğünde göç yollarına; İstanbul’da, bir cami bahçesinde, bir ince hasır üstünde bir kış vakti, Osmanlı zabiti yetim Mustafa’sını beklerdi anam Zübeyde. Çok üzülür, çok kahrolur, çok çok fazla düşünürdüm kavmim için. Elde silah savaşıp düvel-i muazzamaya karşı, yiten Anadolu çocuklarının yası kanımda, kinimde ve kalbimdeydi; ve memleketi kurtarıp mühür elimde, Sarı Paşa’ya çıktıktan sonra bile adım, artık düşünmekten uyuyamıyordum çocuk…
Yalnızca uyumak… Dinlenmek… Düşüncelerimi durdurup, hafifletmek için bedenimin insanca ızdırabını. Bir avuç leblebi ve Çankaya’da bir akşam sofrasında birkaç kadeh suyun içinde anason…
Geçti o zamanlar; acıyı ben çektim, biz çektik, bizler çektik kavim için. Göklerde ordugâh kurduk, izliyoruz şimdi sizi; kalbi kavmin karargâhı olan her birinizi.
Düşünüyorsun çocuk! Düşünüyorsunuz… Uyumuyorsun çocuk, uyumuyorsunuz…, Yeni bir dünyanın şafağında eski akıllar, eski emeller hediyelik jelatin ambalajlar içinde… Yorma kendini çocuk; bugün o gün değil.
SUS! SEVGİ İLE GÖR DÜNYAYI.
Haber kanalları… Onların haber kanalları, öbürkülerin haber kanalları…
Bağıran, bağıran, bağıran bir yüzüyle, bir öbür öteki yüzüyle bağıran, haykıran; dün “ak” dediğine bugün “kara” diyen, en güzel masayı ve en konforlu koltuğu siz kavmimden talep eden ihtiyar ve genç siyasetçiler…
Bil gerçeği ama kaptırma kolunu; bazen kapat televizyonu.
SUS! DÜNYAYI SEVGİ İLE GÖR ÇOCUK…
Bin kilometre çeperinde kolu, ayağı ilaçsız ampute edilen çocuk ve yetmiş bin ölü… Cihandan olsun haberin. Bak! Gör, havlamayı bilmeyen köpek nasıl kurt getirir evine.
Bin kilometre çeperinde bir milyon ölü erkek; kimi genç, kimi ihtiyar… Babası, dedesi tankla, füzeyle yiten çocuk… Acundan olsun haberin. Bak! Gör, havlamayı bilmeyen köpek nasıl kurt getirir evine.
Bir kara kıtada, en güzel açıdan… Şöyle mi çeksek, gut hastalığından karnı şişmiş çocuğu? Kompozisyon: kabile savaşları, kara kıta ve elmas ticareti... O çocuk! Aç, susuz o çocuk… Akbaba da kadraja girdi işte; plastik bir hümanizmanın acı gösterisinde. İyi para eder bu fotoğraf. Ve ödül verirler beyler, beyzadeler ve lordlar sofrasında… Bu çocuğa ekmek ve su vermek yerine, fotoğrafı çeken adamın intihar hikâyesini anlatarak sizlere, duygulanırsınız bile… Haberin olsun dünyadan.
Peki ya senin ülkende çocuk? Benim ülkemde, benim sana, size, senin gibi kavmimize bıraktığım ülkemde… Tek bir kompartmandayız şimdi, yurdumuz; botlarımızın bastığı her yer, kanımızın damladığı her bir çakıl taşı, dinlendiğimiz her ak ağacın altı bir vatan ve güttüğümüz dava binlerce yıllık bir soyun insanca töreyle türeyiş davası, azmettik ki başarmak için kıvançlı bir ülkenin haysiyetli bir milleti kılmak için Türkü ve Türk’e ait olan herşeyi.
Ceylan ÖNKOL! Berkin ELVAN! Uğur KAYMAZ!
Eren BÜLBÜL! Serap ESER! Buse SARIYAĞ! Narin GÜRAN! Ahmet MİNGUZİ!
Sus! İçinden ağla; şimdilik, bazen korkarak… Bazen saklanarak, bazen yüreğin ağzında…Bekle! Yazda gelir elbet, Allah hesap sorar ki; o vekil, kavmin insanca yaşamak kavgasına.
SUS! DÜNYAYI SEVGİ İLE GÖR ÇOCUK…
Haberin olsun yurdundan.
Ne kadar masum, ne kadar saf, ne kadar çok… Çocukken, çok fazla, ne kadar çok fazla öldürebiliyorlar sizi. Olsun. Göklerde bizim. Uçmağa varmış atalar saçlarımızın tepesinden tutarda alır bizi cennetine. Olmadı her öldüğümüzde bizi tırnağımızdan, saçımızın tek telinden yeniden ve yeni baştan yaratır Rab! Tıpkı bir melek gibi masum, berrak bir su gibi temiz.
SUS! DÜNYAYI SEVGİ İLE GÖR ÇOCUK…
Atın ve itin izi birbirine her karışışında, adına “insan” denen soy bizden devam ediyor nasılsa. Ve bir sakallı Rus romancının tespit ettiği gibi:
“Kargaşada Allah fakirin yanında…”
ysa hep. Ve kalu belâdan beri fakir kavmimin yeryüzüne indiğinden buyana dost gülüşüyle doyar karnı.
Bugün o gün değil; yorma kendini.
SUS! DÜNYAYI SEVGİ İLE GÖR ÇOCUK.
Su misali akarız yatağımızda; fakat bilesin, ateş de bizim, kavmimizin ve kavlimizin.
Not; Bu yazı; ülkemizde siyasetçi olup da memlekete bir Müge ANLI kadar faydası olmayan siyasetçilere kalbi bir siten olarak kaleme alınmıştır.
Not: Şuan yazı biterken minarelerden okunan ezan da buna şahitlik ediyor. EZAN ŞAHİT



























