Bir zamanlar atom, bir elementin kimyasal özelliklerini taşıyan en küçük yapı taşıydı. Öyle öğrendik, öyle bildik. Bir çekirdek ve etrafında dönen elektron bulutu… Çekirdekte proton ve nötron… Düzenli, makul, anlaşılır bir evren tasviri.İnsan zihni düzeni sever çünkü.
Ama bilim dediğimiz şey, biraz da düzeni bozma cesareti değil midir? Bir tez gelir, bir antitez doğar. Bir fikir yükselir, bir başka fikir onu sınar. İnsanlık, hakikate yürürken düz bir yolda değil; soru işaretlerinden taşların döşendiği, dağın zirvesine doğru uzanan sarp bir patikada ilerler.
Matematikçiler iki kere ikinin dört ettiğini söylediğinde, o hükme varabilmeleri için önce sayıları bilmek gerekiyordu. Rakamları keşfetmeden sonucu bulamazdınız. Newton, elmanın düşüşünden ilham aldı; yerçekimi dediğimiz görünmez yasayı formüle etti. Ondan sonra gelenler, o omuzların üzerine basarak daha uzağı gördü. Bilim insanları gerçekten de birbirlerinin omuzlarında yükseldi.
Newton’un eylemsizlik yasası…
Etki ve tepki…
Kütleçekim…
Ve Newton’un şu teslimiyeti: “Tanrı her şeyi ölçüyle yaratmıştır.”
Derken Einstein çıktı. Zamanı büktü, mekânı eğdi, maddeyi enerjiye dönüştürdü. Atomun parçalanabileceğini gösterdi. O “bölünemez” sandığımız yapı parçalanabilir çıktı. İnsanlık bir eşiği daha geçti.
Sonra proton ve nötronun da bölünemez olmadığı anlaşıldı. Maddenin sandığımızdan çok daha derin bir örgüye sahip olduğu ortaya çıktı. Proton üç kuarktan, nötron üç kuarktan oluşuyordu. En küçük sandığımızın bile içinde bir başka âlem saklıydı.
Ve çift yarık deneyi…
Bir parçacık, gözlem yokken dalga gibi davranıyor; gözlem olduğunda parçacık gibi. Sanki evren seyredildiğini biliyor. Sanki madde fark edildiğinde başka türlü davranıyor. Bilim insanları ölçtü, kaydetti, yayımladı. Bizler de belgesellerden, kitaplardan, akademik metinlerden duyduk. İnandık.
Ama belki de asıl mesele şuydu:
Maddeyi böldük.
Atomu parçaladık.
Çekirdeğin içine indik.
Kuarklara kadar ulaştık.
Peki hakikati bölebildik mi?
Mermer bir blok düşünün. Bir heykeltıraş, elindeki keskiyle onu yontuyor. Her darbe, fazlalığı alıyor. Taş inceldikçe bir at silueti beliriyor. O son hâli ortaya çıkaran şey yalnızca müdahale midir? Yoksa o form, zaten mermerin içinde bir ihtimal olarak mevcut muydu?
Sanatçı olmasaydı, o mermer sütunun içinde at yine var mıydı?
Şimdi soruyu maddeye çevirelim.
Atom ve atom altı parçacıklar… Nötron, proton ve onların altında kuarklar… Biz gözlemlediğimizde, ölçtüğümüzde ve ad verdiğimizde; bizli ya da bizsiz, o parçacıkları bir disiplin içinde bir arada tutan nedir?
Ölçü konulan maddi evren neresi?
Işık hızının değişmediği, kütleçekimin her yerde aynı sabitle işlediği, elektronun yükünün keyfî olmadığı bu kozmos… Bu matematiksel tutarlılık yalnızca tesadüf müdür, yoksa varlığın dokusuna işlenmiş bir nizam mıdır?
Zaman…
Newton’da mutlak, Einstein’da eğilip bükülen, kuantum düzeyinde hâlâ sırrını koruyan zaman… Gerçekten yalnızca fiziksel bir parametre midir? Yoksa insanın anlam yükleyişiyle yön kazanan bir akış mı?
Kuvvet ve ivme…
Gerçekten yalnızca maddi bir hâlin izahı mıdır?
Yoksa madde dediğimiz şey zaten görünmeyen alanların, titreşimlerin ve yasaların tezahürü müdür?
Eğer evren matematikle okunabiliyorsa,
eğer sabitler hassas bir dengeyle ayaktaysa,
eğer en küçük parçacık bile bir disiplin içinde hareket ediyorsa,
o zaman soru şuraya varır:
Madde mi önce gelir, yoksa ölçü mü?
Varlık mı temeldir, yoksa onu ayakta tutan yasa mı?
Belki de biz atomu parçalayarak maddeyi çözmeye çalışırken, aslında düzenin kaynağına yaklaşıyoruz. Ve belki de hakikat, maddenin içinde değil; maddeyi mümkün kılan ölçüdedir.
Çünkü madde ölçü içinde hareket eder.
İnsan ise ölçüyü sorgulayabilen tek varlıktır.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Evreni anlamak değil,
o evrenin ölçüsü karşısında kendi yerimizi idrak edebilmek.





























