Mersin, Tarsus ve Bölgedeki gündem, ekonomi, son dakika, spor ve yaşam dünyasındaki önemli gelişmelerden anında haberdar olmak ister misiniz?

:

:

:

Kayyum rektör tartışmaları

8 Ocak 2021 Cuma 09:06
Celal Tezel
Geçtiğimiz günlerde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete'de yayımlanan bir kararla; Boğaziçi, Beykoz, Pamukkale, Antalya Bilim ve Çağ üniversitelerinde görev süreleri dolan rektörler yerine yeni rektörler atandı.
 
Yeni rektörler, daha önceki rektör atamalarında görmeye alışık olduğumuz üzere sessiz sedasız bir şekilde görevlerine başladılar. İsimleri ve atanma biçimleri üzerinde herhangi bir tartışma yaşanmadı. Hatta deyim yerindeyse, ekonomik sorunlar, pandeminin ulaştığı boyutlar, aşılamanın nasıl başlayacağı gibi yaşamsal sorunların çözümü tartışmalarına odaklanmış olan kamuoyu, bu rutin atamaların farkına bile varmadı. Ancak, Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğüne atanan Prof. Dr. Melih Bulu’nun göreve başlaması sırasında, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri tarafından yapılan protestolar nedeniyle, polisin göstericilere güç kullanması ve üniversitenin kapısına kelepçe vurulması gibi görüntüler kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. O andan itibaren bu konu, kamuoyunun bir numaralı tartışma konusu haline geldi.
 
Zaten, rektörlerin atanma biçimleri, nitelikleri, kimlik ve kişilikleri, icraatları gibi konular öteden beri tartışılmaktaydı. Böylesine tartışmaların yaşandığı ve eleştirilerin yapıldığı bir ortamda; Boğaziçi Üniversitesi gibi 150 yıllık geçmişe sahip köklü bir üniversitenin rektörlüğüne akademik çalışmalarından daha çok siyasi çalışmalarıyla ve AKP’li kimliğiyle tanınan Prof. Dr. Melih Bulu’nun atanması; bu tartışmaların iyice gün yüzüne çıkmasına neden oldu. Ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin protestolar sırasında seslendirdikleri “Kayyum Rektör İstemiyoruz”  talebinde ifade ettikleri “Kayyum Rektör” başlığı altında yapılan tartışmaları başlattı.
 
Giderek bu tartışmalar,  Türkiye’deki Üniversitelerin akademik yapılarının ve bütünüyle eğitim sisteminin tartışılması sonucunu doğurdu. Hemen baştan belirtmemiz gerekir ki, dünyada bizim ülkemizdeki gibi, rektörlerin bir merkezden belirlendiği ve Cumhurbaşkanı da olsa tek yetkili bir otorite tarafından atandığı ikinci bir ülke yoktur. Tabii olarak bir ülkenin üniversitelerinin yönetim biçiminin ille de başka bir ülkenin yönetim biçimine benzemesi gerekmez. Her ülkenin kendine özgü yönetim yapılarının olması son derece doğaldır. Ancak uygulanan yöntemin fonksiyon yerine getirip getirmediğine ve yarar sağlayıp sağlamadığına bakılması gerekir.
 
Bizdeki gibi tek merkezden rektör ataması yapılmasının eğitime de, bilime de, topluma da hiçbir yarar sağlamadığı görülmüştür. Ve halen de görülmeye devam edilmektedir.  Bu yöntem, üniversitelerimizi bugüne kadar hiç görülmediği kadar siyasallaştırmıştır. Keyfi bir yönetime neden olmuştur. Giderek üniversitelerimizi tartışılır hale getirmiştir. Dünyanın en iyi üniversiteleri sıralamasındaki zaten iyi durumda olmayan yerlerinin daha da gerilemesine neden olmuştur. Üniversitelerimizde geçmişten beri süregelen, bütün eksikliklerine rağmen iyi kötü işleyen bir liyakat sistemi vardı. Bu yöntem bu liyakat sistemini tamamen çökertmiş ve yok etmiştir. Üniversitelerin ve öğretim üyeliği mesleğinin toplum gözündeki çok yüce olan saygınlık ve değerini azaltmıştır.
 
Esasen, üniversitelere rektör atanması sorunu doğrudan doğruya akademik, bilimsel, yönetsel, ekonomik ve mali özerklikle ilgili bir konudur. Üniversite özerkliği ise, eğitim ve bilimin gelişebilmesi için zorunlu bir ön koşuldur. Üniversitelerine her açıdan tamamen özerklik sağlayamayan ülkelerde eğitim ve bilim gelişemez. Ne yazık ki bizim ülkemizde üniversite özerkliği bir türlü sağlanamamıştır. Bizim eğitim tarihimizdeki ilk üniversitemiz 1900 yılında kurulmuş olan Darülfünun’dur. Darülfünun, eğitim ve öğretimini padişahın çok sıkı denetim ve gözetimi altında sürdürebilmiştir. O kadar ki, Darülfünun’un her sınıfında görevli bir polis hafiyesi bulunur ve derslerin nasıl yapıldığını izlerdi? Durumu Osmanlı Sarayına rapor ederdi. Bu nedenledir ki Darülfünun, bilimsel açıdan hiçbir ciddi gelişme gösterememiştir. 1933 yılında yapılan üniversite reformu sırasında Darülfünun kapatılmış ve yerine bugünkü İstanbul Üniversitesi kurulmuştur.
 
Atatürk’ün, Hitler zulmünden kaçan Alman bilim insanlarına kucak açması sayesinde İstanbul Üniversitesi’nde gerçek anlamda çok ciddi, disiplinli ve kaliteli bir bilimsel eğitim geleneği başlatılmıştır. Bu gelenek daha sonra 1946 yılında kurulan Ankara Üniversitesi’ne taşınmıştır. Bu dönmede üniversitelere bazı ayrıcalıklar verilmiştir. Ama doğrudan doğruya Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olan üniversiteler bir türlü özerk olamamışlardır. 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidarları döneminde bunun çok büyük sakıncalarının görülmesi üzerine; 1961 Anayasası’nda üniversiteler, akademik ve idari yönden özerk kurumlar olarak düzenlenmiştir.
 
Ancak yine de, ekonomik ve mali yönlerden merkezi yönetime bağımlı kılınmıştır. Yani bu dönemde bile üniversitelerimiz gelişmiş ülkelerdeki örneklerine benzer şekilde tam özerk kurumlar haline gelememişlerdir. Her şeye karşın üniversitelerimiz, bu dönemde çok büyük bir gelişme göstermişlerdir. 1961 Anayasası düzeniyle üniversitelere sağlanan kısmi özerklik Anayasa’da yapılan 1971 değişiklikleriyle tekrardan sınırlandırılmıştır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, darbeyi yapan Faşist Cunta, üniversiteleri 1980 öncesinde ülkede yaşanan anarşi ve terör ortamının nedeni olarak göstermiştir. Bunun önüne geçmek düşüncesiyle YÖK düzeni kurularak üniversiteler zapturapt altına alınmaya çalışılmıştır. Bu dönemde YÖK’ün başına getirilen Prof. Dr. İhsan Doğramacı, 1961 Anayasası’nın getirmiş olduğu özgürlük ve kısmi özerklik ortamında henüz yeni yeni gelişmeye başlayan Türk eğitim ve bilim yaşamına ve üniversitelerimize büyük kötülükler yapmıştır.
 
Ağır darbeler vurmuştur. Faşist Cunta tarafından çıkartılan 1402 sayılı yasayla; ülkenin gerçek aydın bilim insanları haksız yere üniversitelerden çıkartılmışlardır. Bunların bir kısmı uydurma gerekçelerle yasalara aykırı bir şekilde hapse atılmışlardır. Buna benzer keyfi uygulamalar, üniversitelerin kan kaybetmesine, niteliksizleşmesine ve sıradanlaşmasına neden olmuştur. 1982 yılında mevcut 7 üniversiteye 20 üniversite daha eklenerek üniversite sayısı 27’ye çıkartılmıştır.
 
Ortaya çıkan öğretim üyesi ihtiyacını karşılamak için bir kısım lise öğretmenleri YÖK tarafından Profesör yapılmıştır. Böylece öğretim üyesi kalitesi erozyona uğramaya başlamıştır. 1992 yılından üniversite sayıları yeniden arttırılmıştır. Bugün geldiğimiz noktada her ilde ve bazı ilçelerde açılanlarla birlikte üniversite sayımız 230’u bulmuştur. Bu üniversitelerde akademik unvanlar ulufe dağıtılır gibi dağıtılmaya başlanmıştır. Bugün Türkiye’deki profesör sayısı ABD’den fazladır. Ancak geliniz görünüz ki, bilimsellikte Türkiye’nin esamisi dahi okunmamaktadır. Bu da demek oluyor ki; Türkiye’de bilim insanı yetiştirme ve istihdam etme politikalarında çok ciddi yanlışlıklar yapılmaktadır. Üniversitelerimiz tarihlerinin hiçbir döneminde ideal çalışma düzenine kavuşamamışlardır.
 
Ancak günümüzde uygulanan yükseköğretim politikaları ise, şimdiye kadar uygulananların en kötüsü olmuştur. Tek adam tarafından YÖK aracılığıyla tek merkezden yönetilen bu üniversite sistemi sürdürülemez bir noktaya doğru hızla ilerlemektedir. Böyle bir eğitim anlayışının hiç kimseye sağlayacağı herhangi bir yarar yoktur. Sorun üniversitelere kayyum rektörler atamakla, siyasi kadrolaşmalar yapmakla çözülemeyecek kadar ciddi ve yaşamsaldır. Çünkü üniversiteler bir toplumun geleceğini belirleyen kuruluşlardır. Bu nedenle, ülkemiz gerçeklerine ve beklentilerine uygun bir üniversite reformu yapılması zamanı çoktan gelmiştir ve geçmektedir. Söz konusu bu eğitim reformuna duyulan ihtiyaç her zamankinden daha acil hale gelmiştir. Ülke gündeminin önünde çok büyük ve öncelikli bir sorun olarak, kurtarıcılarını ve çözümlerini beklemektedir.
Bu yazı toplam 1181 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın diğer makaleleri
Tarsus Akdeniz ©1994 - Tüm Hakları Saklıdır, Kaynak Gösterilmeden İçerik kopyalanamaz.
Oluşturma süresi(ms): -1