Mersin, Tarsus ve Bölgedeki gündem, ekonomi, son dakika, spor ve yaşam dünyasındaki önemli gelişmelerden anında haberdar olmak ister misiniz?

:

:

:

İlköğretim Zorunludur Engellenemez

19 Eylül 2020 Cumartesi 20:40
Celal Tezel
100 Yılın felaketi Covid-19 pandemisi, dünyanın tüm ülkelerinin dengelerini bozdu. Toplumların, binlerce yılın deneyimleriyle oluşturdukları kamu düzenlerini ve kurumsal işleyişlerini allak bullak etti. Artık, başlangıçta yapılan tahminlerden çok daha uzun süreceği anlaşılan bu krizle baş edebilmek için pandemiyle birlikte yaşamayı öğrenmekten, yeni yaşam koşullarına ayak uydurmaktan ve yeni dengeler oluşturmaktan başka seçeneğimiz kalmadı. Salgın nedeniyle değişen yaşam koşullarına uyum sağlama çabaları, günlük konuşmalarımıza bile yansıdı.
 
“Yeni Normal” kavramından sıklıkla söz eder olduk. Yani “Yeni Normal” artık “Normal” hale geldi. İnsanlık tarihi boyunca bugüne kadar eşi ve benzeri görülmemiş bir felaketle karşı karşıya geldiğimizi henüz fark etmeye başladık. Normal yönetimler tek başlarına, küresel nitelikteki böylesi felaketlerin üstesinden gelemezler. Salgın hastalıkla etkin bir şekilde mücadele edebilmek için kriz ve pandemi yönetimlerinin devreye sokulması gerekir. Kriz ve pandemi yönetiminin başarılı olabilmesi ise, iş başındaki yöneticinin proaktif olmasına bağlıdır. Proaktif yönetici; yakın, orta ve uzun vadelerde ortaya çıkması muhtemel sorunları doğru ya da doğruya yakın bir şekilde öngörebilme yeteneği gelişmiş olan yöneticidir. Ayrıca, önceden tahmin ettiği sorunlara doğru, gerçekçi ve pratik çözümler önerebilmelidir. Bunun için gerekli bilgi, beceri ve donanıma da sahip olmalıdır. Karar noktasında söz sahibi olan yöneticiler, kamusal ihtiyaçları karşılayan meşru ve yararlı projelerini kamuoyunun önüne somut olarak koyabilmelidirler. Bunları, kamunun ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde hayata geçirebilmelidirler.
 
Yoksa zaten, karşı karşıya kaldıkları belirsizlikler nedeniyle çözmekte zorlandıkları çeşitli sorunların ağırlığı altında ezilen geniş halk kesimleri umutsuzluğa kapılabilirler. Giderek de, toplumsal anomiye ya da bir kaosa doğru sürüklenebilirler. İşte, tam da bu noktada ülkemiz için bir değerlendirme yapabiliriz. Kızmaca, darılmaca yok. Eğri oturacağız, doğru konuşacağız. Gerçekler ne kadar acı olsa da bunları kabul edeceğiz. Her şeye rağmen, hep birlikte doğru çözüm yollarını arayıp bulmaya çalışacağız. Ülkemizde, salgın hastalıkla mücadelenin başladığı Şubat-Mart aylarından bugüne kadar geçen sürede yapılan kriz ve pandemi yönetimi uygulamaları ne yazık ki, başarılı olamamıştır. Bugüne kadar uygulanan yöntem ve tekniklerle ve bu yönetim anlayışıyla istenen sonuçlar elde edilememiş ve halkın beklentilerine cevap verilememiştir.
 
Başlangıçta, sadece hafta sonları uygulanan karantinalar, sokağa çıkma yasaklarının ilanında ve maske dağıtımında yaşanan karmaşalar, iç turizmi canlandırmak için kredi verilmesi, turizm uğruna milyonlarca öğrencinin gireceği sınavların tarihlerinin bir ileriye, bir geriye çekilmesi, verilerde şeffaf olunmaması, semptom göstermeyen hastalara test yapılmaması, yurt dışından gelenlere değil, gidenlere test zorunluluğu getirilmesi, yeterli alt yapı hazırlanmadan Kurban Bayramı öncesi yasakların birdenbire kaldırılması, ekonominin açılması, çarşı Pazar yerlerinin ve plajların denetlenmemesi, şehirler arası yolcu trafiğinin hızlanması, toplu taşıma araçlarındaki kısıtlamaların kaldırılması, camilerin ibadete açılması, Ayasofya’nın açılışında 350 bin kişinin katılımıyla ibadet yapılması, Giresun’da açık hava mitingi yapılıp halka çay fırlatılması gibi uygulamalar hastalığın bulaşma hızının artmasına ve her şeyin daha da kötüye gitmesine neden olmuştur.
 
Bazı uzmanlar, salgınla mücadelede ve ekonomi yönetiminde kontrolün neredeyse kaybedilmekte olduğunu belirtmektedirler. Tüm bu olumsuzluklar üzerine son günlerde bir de, eğitim alanında yaşanan gelişmeler, alınan kararlar ve yapılan açıklamalar; eğitimle doğrudan veya dolaylı olarak ilgili on milyonlarca insanın büyük bir kararsızlık yaşamasına neden olmuştur. Şöyle ki, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okulların 31 Ağustos 2020 Pazartesi günü açılacağını ve okullarda örgün eğitime geçileceğini ilan etmiştir. Ancak daha sonra okulların açılışının 21 Eylül2020 Pazartesi gününe ertelendiğini açıklamıştır.
 
On milyonlarca veli, öğretmen ve veli okulların açılmasını beklerken, geçen süre içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın örgün eğitime geçiş için Türkiye gerçeklerine uygun hiçbir model geliştirmediği ve okulların fiziki olarak eğitime hazır hale getirilmediği gerçeği gün yüzüne çıkmıştır. Tüm bu belirsizlikler içerisinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; 18 Eylül 2020 Cuma günü akşamı televizyonlardan halka seslenerek, 21 Eylül günü sadece okul öncesi ve ilkokul 1. Sınıf öğrencilerinin haftada bir gün örgün eğitim kurumlarına gitmelerine, haftanın öteki günlerinde uzaktan eğitim yapılacağına, öteki sınıflardaki ve ortaöğretimdeki öğrencilerin ise, öğrenimlerini geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yine EBA programı üzerinden uzaktan eğitim yöntemiyle sürdürmelerine karar verildiğini açıklamıştır.
 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aynı açıklamasında ayrıca, örgün eğitime açılan okul öncesi ve ilkokul 1. Sınıf öğrencilerinin okula gidip gitmemelerine anne babaların karar vereceklerini, bu hususun velilerin isteğine bırakıldığını açıklamıştır. Kanaatimce, her ne kadar Covid-19 pandemisi nedeniyle olağanüstü bir dönmeden geçiyor da olsak, mevcut Milli Eğitim Mevzuatımıza göre ilköğretim öğrencilerinin okula gidip gitmemeleri hususu öğrenci velilerinin isteklerine bırakılamaz. Şöyle ki; Bilindiği üzere Anayasamızın eğitim ve öğretim hakkını düzenleyen 42. Maddesinde “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir. İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır. Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür.
 
BU FAALİYETLER HER NE OLURSA OLSUN ENGELLENEMEZ” Hükümleri mevcuttur. Anayasanın bu maddesine göre çıkartılan 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunun 22. Maddesinde yer alan “Mecburi ilköğretim çağı, 6-14 yaş grubundaki çocukları kapsar.” Hükmüyle de bir kez daha Anayasanın “İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur.” Emrine vurgu yapılmıştır. Ayrıca 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu’nun 2. Maddesinde “İLKÖĞRETİM, İLKÖĞRENİM KURUMLARINDA VERİLİR; ÖĞRENİM ÇAĞINDA BULUNAN KIZ VE ERKEK ÇOCUKLAR İÇİN MECBURİDİR.”, 4. maddesinde “TÜRK VATANDAŞI KIZ VE ERKEK ÇOCUKLAR İLKÖĞRENİMLERİNİ RESMİ VEYA ÖZEL TÜRK İLKÖĞRETİM OKULLARINDA YAPMAKLA MÜKELLEFTİR.” Hükümleri mevcuttur. Aynı kanunun 56. Maddesinde, “Çocuğunu okula göndermeyen veliye, çocuğun okula devam etmediği beher gün için onbeş Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu para cezasına rağmen çocuğunu okula göndermeyen veliye beşyüz Türk Lirası idari para cezası verilir.” Hükümleri yer almaktadır. Bu yasa maddeleri hala yürürlüktedir. Mevcut mevzuata göre İlköğretimin, İlköğretim okullarında yapılması zorunludur. Bu nedenle,  ilköğretim okullarına devam edip etmeme konusu, mevcut yasalar ortadan kaldırılmadan ve yeni duruma göre yeni Anayasal ve yasal düzenlemeler yapılmadan kişilerin isteklerine bırakılamaz. Milli Eğitim Bakanlığının ilköğretim okullarını pandemi koşullarına uygun hale getirmesi ve ilköğretimin bu okullarda örgün eğitim şeklinde sürdürülmesi gerekmektedir. EĞİTİM FAALİYETLERİ HER NE OLURSA OLSUN ENGELLENEMEZ.

 
Bu yazı toplam 2395 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın diğer makaleleri
Tarsus Akdeniz ©1994 - Tüm Hakları Saklıdır, Kaynak Gösterilmeden İçerik kopyalanamaz.
Oluşturma süresi(ms): -1