1945’te FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) kurulmuştur. II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesidir. Yıllar süren savaş koşullarında milyonlarca hektar tarım alanı üretimden atıl bir vaziyette, iş gücü ise savaş alanlarında, bombalanan kentlerde yarı aç yarı tok yaşamını idame ettirmeye çalışmaktadır.İşte tam da savaş sonrası, açlığa son vermek, sağlıklı gıdayı herkes için mümkün ve erişilebilir kılmak amacıyla devreye girilmiştir. Nazizmin yenilgisi sonrası liberal Batı demokrasilerinin ve o dönemin reel sosyalistleri olan Sovyet Cumhuriyetleri ile artçılarının —aslında iki ayrı dünya ve kutbun— ellerinden geldiğince ortaklaşabildiği bir eğilimle anlamlı bir gün olmuştur. 1979 yılından bu yana ise her yıl kutlanmakta, programlanıp projelendirilmektedir.
Bugün ne yazık ki dünya genelinde sekiz yüz milyon insan açlık sınırında yaşamaktadır. Açlık artık yalnızca Afrika ülkelerine has bir sorun olmaktan öte, dünya genelinde sosyal devletlerin gerilemesi ve denetimsiz, salt piyasa ve kâr odaklı politikalar; devletlerin, özel sektörün desteklediği hükümetler eliyle ekonomiden el çektirilip piyasa içinde sönümlenmesiyle; güçlü ve varyetesi çok olanın zayıfı daha çok ezdiği bir “yeni dünya düzeni”nin ortaya çıkmasıyla artık tüm ulusların sorunu hâline gelmiştir.
Dünya Gıda Günü kapsamında bunu dile getirmek; savaşlar, kıtlık, göç, sağlıklı gıdaya erişim gibi konularda farkında ve bilinçli bir toplum istemek —en azından bizim neslin, doksanlı yıllarda doğanların yetiştiği aile yapısına ve kültürüne— pek de yabancı olmasa gerek.
Pek çoğunuz yere düşen ekmek parçasını, simidi yerden kaldırıp öpüp başınızın üzerine koyduktan sonra “kuşlar yesin” diye bir duvarın üstüne koymuşsunuzdur.
Pek çoğunuz çocukluğunuzda
“Yemeğini bitirmezsen melekler arkandan ağlar, gözyaşı döker.”
diye korkutulmuş; içinde meleklere dair bir hüzünle kaşık sallamaya gayret etmişsinizdir.
Yine pek çoğunuz yemeğinizin son demlerinde ninelerinizden
“Tabağını sünnetle, nişanlın güzel olur!”
sözünü de duymuşsunuzdur.
Doksanlarda doğanlar iyi bilir; hazır meyveli yoğurtların olmadığı zamanlardı. Bizlere ev yapımı yoğurtları sevdirmek için yoğurt kasesinin içine toz şeker atarlardı. Nitekim milletimizin gıdayla imtihanı tarım devrimine, ateşin icadına —ki her biri bu topraklarda gerçekleşmiştir— kadar gider. Gıdada kutsanan ve saygı gören şey, onun üretim süreçlerine olan iç içelik; süreçlere bizzat katılım ve katılımın şekillendirdiği yaşam ile yaşamdaki güzelliklerdir aslında.
“Tarlada izi olmayanın harmanda yüzü olmaz.”
“Su küçüğün, sofra büyüğün.”
Pilav yaparken pirinçleri bir kapta yıkadığımızda bir tek pirinç tanesini bile tezgâhın giderinde kaybetmemek; o pirincin şahsında, çeltik tarlalarında yarı beline kadar su içinde çalışan işçiye duyulan saygıdır —ve saygı emeğedir.
Arif olana tarif gerekmez; bu milleti güzel yapan da budur, bu gibi ince detaylardır.
Ne yazık ki kent nüfusunun artışı, köylerin nüfus yoğunluğunun azalması gıda üretim süreçlerine yabancılaşmayı; bu da benim “kullan-at toplumu” dediğim yeni bir insan popülasyonunu ortaya çıkarıyor. Bu israf toplumu, yani maddi üretim süreçlerine yabancılaşan bu yeni insanlar, düşünsel anlamda ve hayatın diğer her alanında —hatta sosyal ilişkilerinde— birbirlerine karşı da emeğe yitirdikleri saygı oranında saygılarını yitiriyorlar.
Velhasıl, 16 Ekim Dünya Gıda Günü’nde bireyden devlete, üreticiden tüketiciye herkesin sorumluluğu vardır.
Elbette dünyayı doyurmak sadece üretmekle değil, paylaşmakla mümkündür.
Biz, kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydik ve sanırım o günleri, o tarım hafızamızı yeniden hatırlamanın vakti geldi de geçiyor.
Kalın sağlıcakla…
Selçuk ÜGÜTEN




























