Mersin, Tarsus ve Bölgedeki gündem, ekonomi, son dakika, spor ve yaşam dünyasındaki önemli gelişmelerden anında haberdar olmak ister misiniz?

:

:

:

Depremle hatırlanan acı gerçekler

2 Kasım 2020 Pazartesi 18:02
Celal Tezel
30 Ekim Cuma günü saat 11.51’de, Sisam Adası açıklarında bir deprem meydana geldi. Haber ajansları ve televizyonlar, bu haberi izleyicilerine son dakika notuyla alt yazı geçerek bildirmeye başladılar.
 
Haberin duyulduğu ilk andan itibaren, zaten deprem felaketi konusunda son derece duyarlı olan halkımız, deprem dışındaki konularla bağlantısını kesti. Toplumun çok büyük bir kesimi, pür dikkat deprem bölgesinden gelecek haberlere yoğunlaştı. Henüz ilk haberler duyulur ve ilk görüntüler alınır alınmaz, tüm ülkemiz adeta bir cenaze evinin hüzünlü havasına büründü.
 
O andan itibaren, kamuoyunu meşgul eden Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına getirilen yasaklar, ölümcül Kovid-19 pandemisi, hayat pahalılığı, dövizin yükselen ateşi ve dış politika sorunları gibi konular önemini yitirerek ikinci plana itildi. Bunların yerine, deprem anında yaşanan dehşet manzaraları ve depremzedelerin karşı karşıya kaldıkları dramatik olaylar konuşulmaya başlandı. Sosyal medya, depreme ilişkin paylaşımlarla doldu taştı. Medya kuruluşları, normal yayınlarını kestiler.
 
Depremle ilgili programlara ağırlık vermeye başladılar. Devlet adamları, hükümet yetkilileri ve siyasi parti yöneticileri de aynı yolu izlediler. Deprem bölgesine çıkartma yaptılar. Söylemlerde bulunup çeşitli vaatlerde bulundular. Bizler de böylece; geçmiş depremleri ve bu depremlerde yaşanan acı deneyimleri yeniden hatırlamış olduk. İzmir depremiyle ilgili haberleri izlerken sanki geçmiş depremleri aynen yaşıyormuş hissine kapıldık.
 
Çünkü olayların duyurulmasından, politikacıların söylemlerine, binaların yıkılış nedenlerinden, kurtarma faaliyetlerindeki karmaşaya, televizyonlardaki programlardan, bir takım meczupların depremi metafizik unsurlarla açıklamalarına varıncaya kadar, hemen hemen her şey tıpatıp birbirine benziyordu. Bu durum bizlere, geçmiş depremlerden en küçük bir ders çıkarılmadığını, doğal afetleri yönetme sisteminin aynen eskisi gibi devam ettiğini çok üzücü bir şekilde gösterdi. Demek ki, geçmiş depremlerde yaşanan yıkımlar, ödenen bedeller ve çekilen acılar çekildiğiyle kalmış, verilen sözler ise çoktan unutulmuştu.
 
İşte buraya yazıyorum. Göreceksiniz, enkazların üzerindeki toz duman bulutu biraz dağılıp, günlük yaşamın olağan uğraşıları yeniden başladıktan sonra, bu deprem faciası da tıpkı Büyük Marmara, Van, Malatya ve Elazığ depremleri gibi unutulmaya terk edilecektir. Parlak nutuklarla ortaya atılan projeler, bir sonraki depremde yeniden önümüze konulmak üzere arşivlerin tozlu raflarına kaldırılacaktır. Ateş düştüğü yeri yakacak, acılı insanlar acılarıyla baş başa bırakılacak ve her şey kısa sürede eski düzenine dönecektir. Bilindiği üzere, Türkiye bir depremler ülkesidir. Artık hepimiz, televizyonlarda verilen bilgilerden fay hatlarının geçtiği bölgeleri bile öğrendik.
 
O halde, toplum olarak deprem gerçeğiyle birlikte yaşamayı, depremlere karşı bilinçli olmayı ve pratik önlemler almayı öğrenmeliyiz. Günümüzde her alanda olduğu gibi inşaat mühendisliği ve jeoloji mühendisliği alanlarında da çok ileri teknolojiler kullanılmaya başlanmıştır. İnşaat malzemeleri çok gelişmiştir. Günümüzün teknikleriyle her türlü zemin üzerine çok sağlam binalar yapılabilmektedir. Artık dünyanın gelişmiş hiçbir ülkesinde 8 ve 8’in altındaki şiddetlerde meydana gelen depremlerde büyük hasarlar oluşmamaktadır. Hatta Japonya’da, 9 şiddetindeki depremlerde bile hiç kimsenin burnu dahi kanamamakta, günlük hayat depremden hiç etkilenmeden olağan akışını olduğu gibi sürdürmektedir. Böyle bir durumda insanın aklına ister istemez; neden dünyanın gelişmiş ülkelerinde meydana gelen 8-9 şiddetindeki depremler büyük zararlara yol açmamaktadır da, ülkemizde meydana gelen 6-7 şiddetindeki depremler, çok büyük yıkımlara ve facialara neden olmaktadır? Sorusunu sormak geliyor. Gelecekte meydana gelebilecek böylesi faciaları önleyebilmemiz açısından, sorduğumuz bu sorunun cevabını doğru ve gerçekçi bir biçimde bulmamız büyük önem taşımaktadır. Kanaatimce, ülkemizde yaşanan doğal afetlerde ödenen ağır bedellerin en önemli nedenlerinden birisi, Türkiye’de kamu yöneticileri de dâhil olmak üzere toplumun büyük bir kesiminin doğal afetler karşısında takınmış oldukları kaderci tutumdur. Depremler ve depremlerin verdiği zararlar, “kader böyle imiş”, “bu işin fıtratında bu var” gibi afakî ve mesnetsiz söylemlerle geçiştirilmektedir. Akılcılıktan ve bilimsellikten uzak olan bu yaklaşım tipik bir az gelişmişlik göstergesidir. O halde ülkemizin öncelikle içine düşürülmüş olduğu bu az gelişmişlik kıskacından kurtarılması gerekmektedir. Nedenlerin ikincisi ise, ülkemizde yaşanan yaygın yoksulluktur.
 
Deprem bilimcilerin sıklıkla dile getirdikleri gibi, insanlarımızı aslında deprem değil, çürük binalar öldürmektedir. Saygın bilim insanı Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan hocamızın belirttiği gibi “Depremde yoksullar ölür, zenginler ölmez. Bir ülkede deprem sorununun çözülmesi için o ülkenin ekonomisinin düzelmesi gerekir.” Bunun için ekonomik yapıda, yoksulluğu ortadan kaldıracak köklü yapısal reformlar yapılmalıdır. Yaygın olarak karşımıza çıkan bir başka yaşamsal nedenimiz de, kentsel toprak rantlarına dayalı plansız, alt yapısız ve çarpık kentleşme olgusudur.
 
Çarpık kentleşme nedeniyle ortaya çıkan yasa dışı durumları meşrulaştırmak ve çoğunlukla oy devşirmek amacıyla sık sık imar afları çıkarılmaktadır. TMMOB İzmir şubesinin yaptığı açıklamaya göre “ruhsatsız ve depreme dayanıklılığı tartışmalı birçok yapı İzmir’deki yapı stokunun içine dâhil edilmiştir.” Bu çeşit imar affı uygulamalarından mutlaka vazgeçilmelidir. İmar mevzuatımıza, tıpkı Japonya’daki gibi 9 şiddetindeki depremlere dayanıklı bina yapımını zorunlu kılan maddeler eklenmelidir.
 
2002 Yılında çıkartılan deprem vergisi kanununa göre ülkemizde bugüne kadar 70 milyar 895 milyon 698 bin lira toplanmıştır. Bu paranın akıbeti net olarak bilinmemektedir. Bu paralarla ve oluşturulacak yeni kaynaklarla acilen kentsel dönüşüm çalışmalarına başlanmalıdır. Doğal afet yönetiminde ortaya çıkan kurumsal karmaşaya son verilmelidir. Yaşanan bu son İzmir depreminde, Kandilli Rasathanesi depremin şiddetini 6,9, AFAD ise 6,6 olarak ilan etmiştir. USGS, yani ABD Jeolojik Araştırma Merkezi’nin ölçümlerine göre depremin şiddeti 7.0, Rusya Deprem Araştırma Merkezinin ölçümlerine göre ise 7.1’dir. Bu karmaşayı ortadan kaldıracak kurumsal bir yapı oluşturulmalıdır. Bizim mevzuatımıza göre 7 ve daha üzeri şiddette deprem yaşayan yerlere vergi muafiyeti tanınmaktadır.
 
Kamuoyunda AFAD’ın bunu engellemek için rakamlar üzerinde oynama yaptığı fısıltıları dolaşmaktadır. Şüyûu bile çok vahim olan bu gibi söylentilerin ortadan kaldırılabilmesi için, kamuoyunun mutlaka doğru bir şekilde bilgilendirilmesi gerekmektedir. Depremler, sadece kişilerin canlarına ve mallarına değil aynı zamanda ülke ekonomisine de çok büyük zararlar vermektedir. Bu nedenle, ülkemizdeki artık işlevlerini kaybetmiş olan eski yöntemlerden vazgeçilmelidir. Bunların yerine, saygın bilim insanlarımızın önerdikleri gibi çağdaş etkin ve güçlü bir “doğal afetler yönetimi” yaklaşımı benimsenmelidir. Bu yeni yaklaşımın hayata geçirilebilmesi için belediyeleri de kapsayan kurumsal bir yapı oluşturulmalıdır. Oluşturulacak bu yeni kurum tarafından, yine gerçek bilim insanlarımızın önerdikleri deprem hazırlıklarına hızla başlanmalıdır. Yoksa adım adım yaklaşmakta olan büyük İstanbul depreminin yıkıcı etkileri, İzmir depreminden çok daha büyük olacaktır.   

 
Bu yazı toplam 1341 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın diğer makaleleri
Tarsus Akdeniz ©1994 - Tüm Hakları Saklıdır, Kaynak Gösterilmeden İçerik kopyalanamaz.
Oluşturma süresi(ms): -1