“Oğlum; sana hayatımı anlatsam roman olur…”“Aslında ben bir anlatsam, sen yazsan yavrum…”
Ne yazık ki kitap okuma alışkanlığı, ülkemiz insanında pek gelişmiş değil. Yaşadığım kentin kitabevlerinin ve farklı kentlerde bir çay içimi sohbet etme fırsatı bulduğum kitapçıların pek çoğuna göre de durum bu minvalde anlatılıyor.
Evet; belki Japonlar, Amerikalılar, Almanlar, Fransızlar vb. gelişmiş ülkelerin yurttaşları kadar kitap okuyan bir toplum değiliz. Ancak hatırı sayılır satış rakamlarına ulaşan Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Ömer Zülfü Livaneli, Orhan Pamuk, Elif Şafak, İskender Pala, İhsan Oktay Anar ve çağdaşı pek çok yazarımız ve onların kitapları da mevcut.
Satış rakamlarından okur popülasyonu üzerine kabataslak bir çıkarım yaptığımızda, doksan milyona yaklaşan ülke nüfusu içinde 500.000 ile 1.000.000 arasında düzenli okur olduğu sonucuna varabiliriz. Hatta ben; düzenli kitap okuyanların yanı sıra, okumayanların yerine de okuyan, ülkenin kişi başına düşen okunan kitap denkleminde sayıyı yukarı çeken sıkı bir okur portföyüne sahip olduğumuzu düşünüyorum.
Johannes Gutenberg, 1450 yılında Almanya’nın Mainz kentinde matbaayı geliştirmiştir; fakat ne yazık ki bizde matbaa faaliyeti ancak 1729 tarihinde İbrahim Müteferrika sayesinde kurulup işler hâle gelebilmiştir.
Bunda; edebiyatımızın sözlü gelenekle, saz eşliğinde ozanlar; tekkelerde neyzen dervişler ve halk arasında “kamların yerine geçen, bir bilen” büyük nineler, dedeler aracılığıyla dile gelen efsane anlatılarına, masallara ve benzeri anlatım biçimlerine dayanmasının payı büyüktür. Ayrıca Osmanlı kültür coğrafyasında yazıya geçmiş eserlerin el yazısıyla çoğaltılması, kitap istinsah edenlerin ayrı bir sektör oluşturması ve insanların el yazması eserleri çoğaltarak evlerinin geçimini sağlaması da bu gecikmenin nedenleri arasında sayılabilir.
Modern çağda ise bizden yaşça büyük olanlar anlatır: Darbe dönemlerinde ve ara rejimlerde, özellikle 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 sürecinde kitaplara adeta silah muamelesi yapıldığında; pek çok insanın kitaplarını sakladığını, gömdüğünü, yaktığını duymuşsunuzdur.
Hâliyle tüm bunlar düşünüldüğünde; Avrupa’nın sınırının başladığı yerde, düşünen insana düşman iktidarların, hükümetlerin, beylerin, paşaların ve beyzadelerin hüküm sürdüğü Orta Doğu gibi bir coğrafyayla komşuyken, sanırım bundan iyisi can sağlığıdır.
Elbette şunun da farkındayız: Ülkenin sosyoekonomik koşulları, her ne kadar kitap okumak bir kültür-sanat faaliyeti ve hobi olsa da, günün sonunda üretilen bir meta olan kitap, dergi vb. yayınlara erişimi okur için ciddi bir külfete dönüştürüyor. Bu nedenle pek çoğumuz, kitabevlerine gidip onlarca kitap arasından bizi bekleyen kitabı seçmek yerine; Amazon, BKM, Kitapyurdu, D&R, Nadir Kitap gibi internet alışveriş sitelerini tercih ediyoruz.
Oysa bir kitabevine gidip kitapların doğal ortamı olan raflar arasında dolaşmanın hazzı; örneğin kafamızda almayı önceden belirlediğimiz bir kitapla kitabevine gidip, hiç aklımızda yokken başka raflarda yeni kapılar ve hayatlar açan bambaşka bir hikâyeye uzanmanın mutluluğu da giderek hayatımızdan eksiliyor.
İşi bilenler; bağımsız ve millî bir kamu iktisadi teşekkülü olarak (SEKA gibi) kâğıt fabrikalarımız olsaydı, kâğıdı dolar ve avro üzerinden yurt dışından ithal etmeseydik, kitapların bu denli pahalı olmayacağını; yayınevlerinin daha çok kitap basacağını, yeni dosya ve yazarlara daha fazla fırsat vereceğini söyleyebilirler. Bu doğrudur. Ancak tüm bunları bilmek, günün sonunda biz iyi okurların mağduriyetini gidermiyor, pek tabii.
Yine de bizler, iyi okurlar; yaşadığımız kentlerde önce o kentin kitabevlerini buluyor, geleneksel bir biçimde kitapçı rafları arasında dolaşıyor, bir çay ya da bir fincan kahve eşliğinde, koltuğumuzun altında birkaç güzel kitapla kitabevlerinden kitap temin etmekte ısrar ediyoruz.
Gelelim başa tutturduğum o iki cümleye:
“Oğlum; sana hayatımı anlatsam roman olur…”
“Aslında ben bir anlatsam, sen yazsan yavrum…”
Nedense pek çok insanımız, hayatını bir roman; kendi acı hikâyesini de bu romanın kahırlı sayfaları içinde, kendisini başkahraman yaparak anlatmaya meyilli. Kimi zaman iyi niyetle, temiz ve saf bir gülümsemeyle; yazan adam ve kadınlara yaklaşır, beyaz ellerinin kınalı avuç içlerini omuzlarımıza dokundurarak bu cümleleri kurarlar.
Bu teyzelerimizin pek çoğu ehl-i namustur. Lakin Madam Bovary’yi, Anna Karenina’yı anlatsak,
“Bak sen o…punun yaptığına, avradın kızı hiç iyi etmemiş.” derler.
Gerçek yaşamlarında ise, örneğin bir dişçi muayenehanesinde randevu sırası beklerken bu karakterlerle karşılaşsalar, kafalarındaki “kötü kadın” tanımına binaen; halk ağzıyla söylersek, “o…spuya o…spu denmez” tavrıyla ellerini önlerinde bağlar, derin bir huşu içinde devrin Anna’larını, Bovary’lerini süzerler.
Biz yazan adam ve kadınlar ise, ısmarlama ve ricayla yazmadığımızın bilinciyle, yüzümüzde belli belirsiz bir tebessümle çayımızı ve kahvemizi yudumlamaya devam ederiz sadece.
O teyzelerin ve bilcümle insanların bilmediği şudur: Greenwich’e göre koordinatlandırılmış, bir günü güneş esaslı yirmi dört saatlik Miladi takvimde zamanlandırılmış yaşamlarımızda belki bedenen otuz, belki kırk, belki altmış yaşındayızdır. Lakin insan, insan oldu olalı; söz cümleye, cümle hikâyeye düştüğünden bu yana, binlerce yıllık DNA, gen ve kan aktarımıyla; bu gözlerle görmediysek de geçmişteki gözlerimizle görür ve hissederiz hayatı.
Hayatta var olan ve anlatılması gereken her şey; yeni bir anlam ve ifade ile değer üretmek, yeni anlamlar keşfetmek üzere, beyaz kâğıtlara mavi bir mürekkep hâlinde, zamansızca imlenir bizce.
Kazak ören bir insana “Neden kazak örüyorsun?” diye sormak ne kadar anlamsızsa, yazana da “Neden yazıyorsun?” demek o kadar anlamsızdır. Cevap zaten bellidir: Soğuk bir kış gününde, bir çocuk, bir kadın ya da bir erkek; ilanihaye bir insan ısınsın diyedir o kazak.
Bizim işimiz de budur: Harfleri birbirine düğümleyerek; hikâye, roman, şiir her neyse, hayata dair soyut düşünceleri kâğıtlardan, sayfalardan somut kompozisyonlara dönüştürmek. Kimi için faydasız, kimi için elzemdir; ama bu da kime göre, neye göre…
Biz yazarız, yazdığımız sürece.
Velhasıl, biz de yazıyoruz hâlimizce; çünkü dünya soğuk, kimin üşüdüğünü bilemesek de…





























