Mersin, Tarsus ve Bölgedeki gündem, ekonomi, son dakika, spor ve yaşam dünyasındaki önemli gelişmelerden anında haberdar olmak ister misiniz?

:

:

:

“Aslında Tek Millet, Üç Devlet ve Daha Bir Sürü Şey”

2 Şubat 2026 Pazartesi 12:15
Selçuk ÜGÜTEN
“Her gün biri çıkar, başlar ‘benim ben’ demeye,
Altınları ve gümüşleriyle övünmeye.
Tam işleri dilediği düzene girer,
Ecel çıkıverir pusudan:
‘Benim ben!’ diye.”
— Ömer Hayyam
Hafta sonu; cumartesi gününü pazara bağlayan gece…
Televizyon kanallarında günlerdir süren; ekonomizm etkisinde, esnaflar öncülüğünde başlayan ve İran muhalefetinin laik, seküler, yurtsever güçlerinin yedeklenmesiyle ayaklanan milyonlarca İranlı rejim muhalifinin, Devrim Muhafızları ve İran İslam Rejimi yanlısı silahlı unsurlar tarafından sert bir şekilde söndürülmeye çalışıldığı; onlarca insanın katledildiği bir iç savaşın ön safhasında, olaya müdahil olan ABD Donanmasının bölgeye intikal haberleri vardı.
 
Sabaha karşı “Birleşik Devletler Ordusu İran İslam Rejimi’ni vurur mu, vurmaz mı?” haberleri…
Peki İran İslam Rejimi’nin tepkisi ne olur? Hürmüz Boğazı’nı gemi trafiğine kapatır mı? Balistik füzelerinin menziline giren ABD’nin bölgedeki askerî üslerini ya da doğrudan İsrail hedeflerini vurur mu, vurmaz mı?
Benim ise masamda Amin Maalouf’un Semerkant’ı vardı. Oysa bu kitabı ilk gençlik yıllarımda okumuştum. Demek ki okunmuş olsa bile, farklı yaşlarda, farklı tecrübeler edinmiş yeni bir insan olarak aynı kitabı yeniden okumak gayet mümkündür.
 
Mevzu İran olunca —ki bu yalnızca bir coğrafya ismidir— bir an yazıyla düşünmek istedim. Ve düşündüğüm pek çok şeyin, öngörülerimin pek azını paylaşacağım sizlerle. Ancak Semerkant kitabı karşımda dururken; Nizamülmülk’ün, Hasan Sabbah’ın, Ömer Hayyam’ın, Cihan’ın, Terken Hatun’un, Alp Arslan’ın, Melikşah’ın ve Devlet-i Âlî Selçuk’un pek çok ferdinin zihnimin atmosferinde, kafamın içinde, gözlerimde günlere bakacağına inancım tamdı.
Ve tabii düşünmeye evvelden başlamıştık ama aklın süzgecinden geçirip derleyip toplama ve dinli, dürüst bir yazı kaleme alma ihtiyacı şimdi hasıl oldu. Zira birilerinden korktuğumuz için değil; bu bir vehim de değil. Ancak yerel ve ulusal gazete yazıları açık istihbarat kaynaklarıdır ve yalnızca biz okurlar ve yazarlar değil; detaylı analiz ve öngörülerimiz, sosyal, kültürel, askerî, ekonomik ve bireysel yaşantımıza negatif anlamda tesir edebilecek o ya da bu ülkenin zararlı insanları tarafından da pekâlâ bir veri olarak kullanılabilme riski taşır.
 
Bu babta biz genç insanlar şunu da çok iyi hisseder ve dünyanın o ya da bu devleti ve o devletin halkıyla dikleşmeden de dik durabilen, tam bağımsızlıkçı, laik ve seküler olanlarımız biliriz ki:
Evet! Aslan karada iyi bir yırtıcıdır; lakin derin bir su kaynağının içinde timsahla boy ölçüşemez. Tersi bir durum timsah için de geçerlidir. Bu durumda derin sudan uzak durmak, el’an haddimiz oluyor.
 
Ve önemli, güncel bir konu: ABD ve İran İslam Rejimi kafa kafaya…
İran İslam Rejimi’nin neredeyse omurgası olan Devrim Muhafızları, Birleşmiş Milletler ve Batı tarafından uluslararası terör örgütü tanımlamasına tabi tutulmuşken; bizde “Amerika hapşurursa Türkiye nezle olur, İran beyin ameliyatı olursa Türkiye kalp ameliyatı olur” denklemini bilip tanımışken; İran siyasi coğrafyasında kırk milyon Türk’ün yaşadığı gerçeğini de biliyoruz.
İran İslam Cumhuriyeti vatandaşlığında olan bu insanların; aslında ülkenin ve modern Batı’nın “Doğu” diye tanımladığı kültürel coğrafyanın kadimiyetinden, yakınlığından ya da uzaklığından ve bizim nasıl etkilenip ne yönde etkileyeceğimiz üzerine düşünmek ve paylaşmak istedim.
 
Evet! 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile İran’la belirlenen sınırımız, küçük değişiklikler haricinde bugüne değin gelmiştir. 1878 yılında Berlin Antlaşması ile Kotur ve çevresinde bir sınır değişikliği olmuştur. 9 Nisan 1929’da ise İran ve Türkiye Cumhuriyeti arasında Ankara’da imzalanan anlaşma ile iki ülke, kısmen Ağrı ayaklanmaları nedeniyle sınırlarını belirleme konusunda uzlaşmıştır. 1932 Tahran Konvansiyonu ile sonuçlanan bu anlaşma uyarınca Küçükağrı Dağı, Becergâh ve Kotur çevresinde sınır değişiklikleri gerçekleştirilmiş; bu sınır belirlemesiyle ilgili son anlaşma ise 26 Mayıs 1937’de Tahran’da imzalanmıştır.
 
Bunlar doğrudur. Ancak I. Dünya Savaşı koşullarında Teşkilat-ı Mahsusa subaylarının Tahran’ın kenar mahallelerine kadar Türk coğrafyasını tuttuğu ve Fars devletine yetişen Rus yardımıyla geri çekilinmek zorunda kalındığı da bir gerçektir.
Elbette biz Türk vatandaşlarının hiçbir komşu ülkenin toprağında gözü yoktur; fakat örnek verecek olursak, yine Batı Trakya’da da aynı savaş koşullarında Türklerin ve Müslümanların hukukunu korumak amacıyla o toprakların tutulduğu bir gerçektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nden daha büyük olduğu da bir gerçektir.
 
Ancak bizler biliriz ki siyasi coğrafyamız içinde müreffeh bir yaşam kurmak, vatandaşımızı insanca yaşatmak ve yurdu bayındır kılmak; toprak talep etmekten daha reel ve daha insanidir. Bu babta sanırım hiçbirimizin fetih yapmak gibi bir derdi yoktur. Ancak İran coğrafyasında ve Batı Trakya’da Türklerin hukukunu savunmak, onların kendi yurtlarında kendilerini gerçekleştirebilmelerini istemek; onlara maddi ve manevi anlamda güç taşımak da vazifemizdir.
Bir Çerkez kaması düşünün; ışıl ışıl parlar ve iki tarafı da keskindir. Bu kamanın bir yanı Türkiye ise diğer yanı İran coğrafyasındaki Türklerdir. Bizi ayıran ince bir çizgi vardır; o da tüm inanç gruplarına eşit derecede uzak, eşit derecede yakın bir laiklik keşfedilip uygulanabildiğinde ortadan kalkacaktır.
 
Soyda biriz; ancak inançlarımızda nüans farklılıkları vardır. Fars siyasası bunu çok iyi kullanır ve bu kırk milyon Türk’ün pek çoğunu, Farisî bir katılık ve İran İslam Rejimi adı altındaki taassubun, Acem savaş makinesinin, acı bir diktatörlüğün altında piyade eder.
Ne zaman ki bu insanlar “böyle gitmez” diye rejime ve baskı aygıtlarına karşı; rejimin tahakkümü altındaki Beluçlar, Farslar, Kürtler, Araplar; bilcümle İran coğrafyasının halklarıyla birlikte ayaklanır, o zaman da bir dış düşman olarak kodlanan ABD ve İsrail işin içine girip bir çuval inciri berbat eder ve rejimin elini güçlendirir.
Ya farkındadırlar ya da değildirler; bu coğrafyanın insanları ashab sahibi insanlardır ve kendi kaderlerini kendileri belirlemeye yetecek kadar zamanı ve devri koklayabilen, anlayabilen insanlardır.
Ancak öyle görünüyor ki ABD’de ICE (Göçmen Polisi) baskıları ve yaşanan protestolar, Epstein dosyasından ele geçen görüntü ve belgeler —halen sansürlenmeye devam etse de— Trump ve avanesini, asla bir Chavez olamayan, ülkeyi dış müdahaleye açık hâle getiren Maduro’nun kaldırılmasından sonra yeni bir zafere muhtaç bırakmaktadır.
 
Bu durum, Hürmüz Boğazı’nda ABD donanması ile Çin ve Rusya destekli rejim donanmasını dip dibe, büyük bir savaşa ve bölgeyi bir ateş topuna çevirmeye hazır hâle getirmektedir.
Ve şu denklem ortadayken; olası bir kara savaşında bin ABD askeri zarar gördüğünde Birleşik Devletler kamuoyu ayağa kalkıp savaş karşıtı bir tutum alabilecekken, yüz elli bin İran askeri zarar görse bile rejim yanlısı insanlar bu askerleri şehit ilan edip savaşmaya devam eder. Zaten Batı ile Doğu arasındaki temel fark da budur.
 
Doğu deyince, İslam’ı iki farklı ekolde temsil eden iki büyük güç vardır: Bunlardan biri biz Batı Türkleri, diğeri ise içinde kırk milyon Doğu Türk’ünün bulunduğu İran coğrafyasıdır.
Büyük Selçuklu devlet düzeninden ve Ata Nizamülmülk’ten bu yana Türkleşmiş bir coğrafya olan İran’da ve Bağdat’ta kurulan Nizamiye medreselerinde Sünni içtihadın (Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî) belirlenmesinden; Hasan Sabbah’ın dünyanın ilk ihtilal ve suikast yapılanmasını kurup Şii hukukunu, Fatımî, Bâtınî, İçrek, Râfızî, Babâî, İsmailî akımlarla o dönemin Mısır El-Ezher’inde şekillendirmesinden bu yana durum böyledir.
 
Dolayısıyla tarihsel olarak aramızda bir fark varmış gibi görünse de, makarnanın yanına cacık mı yoksa güzel bir çoban salatası mı yeneceği meselesi tamamen bir nüans farkıdır. Asıl olan, yani ana yemek makarnadır.
Yemek masasından aç da kalkılsa tok da kalkılsa; doyan ya da doymayan… Ezcümle, İran’a yapılacak bir askerî müdahalede kan bizim Türk soyumuzdan akacaktır ve bu da biz laik Türkleri üzmektedir.
Öte yandan savaşın anlamsızlığı; ABD’nin kendi uçak gemisini İranlı rejim yanlısı pilotların feda eylemi saldırısına hedef yapıp menzil içine sokması, füzelerle vurulabilir hâle getirmesi “Big Brother”ın karizmasını da çizebilir ve Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olabilirler.
 
Oysa İran halkının işine karışılmasa, bu halk zaten bu despot ve hasta ruhlu molla rejimini devirecek kültürel hafızaya sahiptir. Hiç olmadı İran İslam Rejimi tabelasını indirip; soylarına ve inançlarına bağlı yeni devletler kurmaya da vakıf bir halktır İran coğrafyasının halkları.
Şu açıktır ki açıktan açığa bir dış müdahale, İran İslam Rejimi’nin ve Acem despotluğunun elini güçlendirmekte; hakları için ayaklanan muhalif insanların psikolojik üstünlüklerini kaybetmelerine neden olmaktadır.
Lakin cin şişeden çıkmıştır. Bu saatten sonra ya İran Rejimi’nin tabelası iner ve yeni bir tabela ya da tabelalar asılır ya da Trump, Trumpça bir iş yaparsa; Epstein dosyaları, ICE dosyaları, tanınmayan uluslararası hukuk ve Batı liberal demokrasisi, Trump’a turuncu elbise giydirecek bir süreci başlatır.

Belki bir zaman gri sürer hayat; lakin herkes kendi rengine…
Beyaz beyaza, siyah siyaha döner; ayrışır neticede.

 
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın diğer makaleleri
  • Maddeyi böldük, hakikati bölebildik mi?13 Şubat 2026 Cuma 11:34
  • Biz Yazıyoruz; Çünkü Dünya Soğuk Kimin Üşüdüğünü Bilemesek De6 Şubat 2026 Cuma 18:19
  • “Aslında Tek Millet, Üç Devlet ve Daha Bir Sürü Şey”2 Şubat 2026 Pazartesi 12:15
  • Dili Sancağıdır İnsan’ın31 Ocak 2026 Cumartesi 11:35
  • Sus! Dünyayı sevgi ile gör çocuk23 Ocak 2026 Cuma 10:52
  • Dünya Gıda Günü16 Ekim 2025 Perşembe 18:08
  • 11 Ekim, Dünya Kız Çocukları Günü 10 Ekim 2025 Cuma 15:41
  • Sosyolojisi Yiten Terör Hareketleri6 Ekim 2025 Pazartesi 17:47
  • İklim Krizi... Küresel ısınma, su ve gıda güvenliği27 Eylül 2025 Cumartesi 10:19
  • Tarihin Haklı Damarı Dışta Kalmak19 Eylül 2025 Cuma 17:10
  • Bir Ağacın Hikâyesi14 Eylül 2025 Pazar 15:36
  • Çanakkale 191517 Mart 2024 Pazar 14:35
  • Cennet anaların ayakları altındadır8 Mart 2024 Cuma 09:50
  • Bazı Kelimeler Üzerine Düşünceler17 Şubat 2024 Cumartesi 11:14
  • Dünya Sigarayı Bırakma Günü10 Şubat 2024 Cumartesi 10:58
  • 6 Şubat Acı Gün4 Şubat 2024 Pazar 19:54
  • İnci Taneleri, İkinci Dünya Savaşı Belgeseli, Mahsun J…1 Şubat 2024 Perşembe 19:57
  • Misak-ı Millinin 100. Yılı Üzerine29 Ocak 2024 Pazartesi 09:38
  • Küçük Partilerinde Tüzüklerini Okuyun26 Ocak 2024 Cuma 11:11
  • Yeniçağın Heyecanını Yaşayanlara22 Ocak 2024 Pazartesi 11:55
  • Akdeniz Gazetesi ©1994 - Tüm Hakları Saklıdır, Kaynak Gösterilmeden İçerik kopyalanamaz.
    Oluşturma süresi(ms): -1