Mersin, Tarsus ve Bölgedeki gündem, ekonomi, son dakika, spor ve yaşam dünyasındaki önemli gelişmelerden anında haberdar olmak ister misiniz?

:

:

:

ABD’nin ekonomik yaptırımları!

19 Ekim 2020 Pazartesi 17:01
Celal Tezel
Bugün içinde yaşadığımız yüz yıl, geçmiş devirlerle karşılaştırılamayacak kadar farklı özellikler taşıyor. Çeşitli bilim insanları bu farklılıkları kendilerince açıklamaya çalışıyorlar. Kimi bilim insanları, yaşadığımız bu çağa, “bilgi çağı” adını veriyorlar. Kimileri bunun “iletişim ve bilişim çağı” olduğunu söylüyorlar.
 
Bunlardan başka yerine göre “atom çağı”, “uzay çağı”, “siberrnetik çağı”   veya  “yapay zekâ çağı” gibi tanımlamalar da yapılıyor. Her bilim insanı, günümüzün dünyasını ister istemez, kendi uzmanlık alanı açısından değerlendiriyor. Bu nedenle; çağımıza “insan hakları çağı”, “sosyal güvenlik çağı”, “uluslararası örgütler çağı” ya da “uluslararası ilişkiler çağı” gibi daha başka pek çok isimler de veriliyor. İşin ilginç yanı, çok sayıda verilmiş olan bu isimlerin her biri, ele alınış biçimine göre çağımızın özelliklerine tıpatıp uyuyor.
 
Örneğin, “insan hakları çağı” veya “sosyal güvenlik çağı” dediğimizde, bu ifade yadırganmıyor. Dünyanın her yerinde doğru olarak kabul ediliyor. Uluslararası örgütler ya da uluslararası ilişkiler çağı dediğimizde, gerçekten de günümüzün dünyasında, uluslararası örgütlerin ve uluslararası ilişkilerin; insanlık tarihi sürecinin hiçbir döneminde olmadığı kadar yaygınlaşmış olduğunu ve ön plana çıktığını görüyoruz. Hemen hemen her gün, uluslararası ilişkilerin, toplumların ve devletlerin varlıklarını sürdürebilmeleri için ne kadar önemli ve gerekli bir uzmanlık alanı olduğuna tanık oluyoruz. Günümüzde hiçbir devlet, uluslararası güçler dengesiyle orantılı, ölçülü ve dengeli uluslararası ilişkiler geliştirmeden, dünyadan soyutlanmış bir şekilde tek başına ayakta kalamaz ve varlığını sürdüremez.
 
Artık, Birleşmiş Milletler gibi örgütlerin ve Avrupa Birliği gibi oluşumların dışında kalınamayacak bir süreci yaşıyoruz. Bütün bu yalın gerçeklikler açıkça göstermektedir ki,  içinde yaşadığımız bu çağ, bir yönüyle de apaçık bir  “Uluslararası ilişkiler Çağı”dır. Bu nedenle uluslararası ilişkiler disiplini, dünyanın her yerinde çok önemsenen, çok geniş bir yer tutan ve çok önemli bir bilim dalı haline gelmiştir. Uluslararası ilişkiler ve diplomasi tarihi, kurumsal devletlerin tarihi kadar eskidir. Günümüzde diplomasi, hem bir bilim, hem bir sanat ve hem de bir meslek olarak kabul edilmektedir. O kadar yaşamsal bir konu haline gelmiştir ki, bu konu çok iyi yetişmiş uzmanlarının dışında hiçbir liyakati olmayan sıradan kişilerin eline bırakılamaz.
 
Güçlü bir diplomasiye sahip olamayan ülkeler bundan çok büyük zararlar görebilirler. Türk yönetim tarihinde her nedense dış ilişkilere çok fazla önem verilmemiştir. Çok uzun yıllar boyunca dış ilişkiler, padişahların ve bazı sadrazamların keyfiyetine bırakılmıştır. Bizim tarihimizdeki İlk daimi elçilik 1793 yılında III. Selim tarafından Londra’da açılmıştır.
 
Osmanlı Devleti, pek çok alanda olduğu gibi diplomatik ilişkiler alanında da çok geri kalmıştır. Devlet yönetiminde her zaman bunun eksikliği hissedilmiş ve zararları görülmüştür. Ulusal Bağımsızlık Savaşı kazanıldıktan sonra Mustafa Kemal Atatürk, Lozan Barış Görüşmelerine gönderecek diplomat bulmakta bir hayli zorlanmıştır. Bu nedenle, dış politikaya ve diplomat yetiştirilmesine büyük önem vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dış politika ilkeleri, Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlenmiştir. Bu politika “Yurtta sulh, cihanda sulh” esasına dayanan bölge ağırlıklı dış politikadır.
 
Cumhuriyet hükümetlerince özüne dokunulmadan, bir devlet politikası olarak uzun yıllar boyunca uygulanmıştır. 2009 yılında Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasıyla birlikte adım adım bu politikadan uzaklaşılmaya başlanmıştır. Çok iyi yetişmiş diplomatlar “monşerler” denilerek küçümsenmiş ve dışlanmıştır. Dışişleri bürokrasisine ve büyükelçiliklere pek çoğu kamuoyunca bilinen, ehil olmayan liyakatsiz kişiler getirilmiştir.
 
Bunun sonucunda Türkiye’nin dış ilişkilerinde çeşitli sorunlar baş göstermeye başlamıştır. Cumhuriyet Döneminde, özellikle de Mektebi Mülkiye (AÜ SBF) kökenli, birkaç dil bilen, alanında uzman ve yüksek liyakat sahibi diplomatlar ve büyükelçiler yetiştirilmiştir. Bunlar Türkiye’nin temsilinde çok başarılı olmuşlardır. Dışişleri Bakanlığı’nda çok ciddi bir diplomasi birikimi, köklü ve çok zengin bir hariciye geleneği oluşturulmuştur.
 
Dışişleri Bakanlığı, iyi işleyen kurumsal bir yapıya kavuşturulmuştur. Davutoğlu’yla birlikte bu yapı da bozulmaya yüz tutmuştur. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye, dış ilişkilerinde çok büyük ve dramatik sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Tabiidir ki, bu sorunların ülke içerisinde başta ekonomik zorluklar olmak üzere pek çok alanda olumsuz yansımaları olmaktadır. Başlangıçta 2 veya 3 haftada tamamlanacağı söylenen Suriye sorunu şimdilerde 8. Yılını tamamlamak üzeredir. Suriye politikasının Türkiye’ye yüklediği maddi ve manevi faturanın bedeli çok ağır olmuştur. Sayılarının 5,5 milyonu bulduğu söylenen Suriyeli sığınmacılar sorununun nasıl çözüleceği hala bilinmemektedir.
 
*          *          *
Ancak dış politikada asıl “bu kadarına da pes doğrusu” dedirten nokta Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin alınması olmuştur. Çünkü S-400’lerin 2,5 milyar dolara mal olacağı ifade edilmektedir. Ancak uzmanlar, bu füzelerin, TSK’nın ve Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO’nun silah sistemleriyle uyumlu olmadığını söylemektedirler. Son olarak NATO, Türkiye’nin Sinop’ta S-400’lerin deneme atışlarını yapması dolayısıyla e-posta yoluyla yaptığı açıklamada; yapılan bu testi talihsizlik olarak nitelendirmiştir.
 
S-400’lerin, NATO müttefiklerinin ilişkilerini etkileyebileceğini ilan etmiştir. Bu açıklama düpedüz bir tehdittir. Bu durum karşısında Türkiye’nin nasıl bir tavır takınacağı,  S-400’lerin akıbetinin ne olacağı ve Türkiye’nin başına daha başka ne gibi işler açacağı konuları ise, hala belirsizliğini korumaktadır. S-400’lerin alınması nedeniyle Türkiye F-35 Savaş Uçağı projesinden çıkartılmıştır. 1,25 milyar dolar ödeme yapıldığı açıklanan 20 adet F-35 uçağı Türkiye’ye teslim edilmemektedir.
 
Türk pilotlarının Amerika’da eğitimi için verilmiş olan 2 adet F-35 savaş uçağı da geri alınmıştır. Daha önce, sadece uçak almakla yetinmeyen Türkiye, aynı zamanda bu uçakların bazı parçalarını üretme işine de üzerine almıştır. Türkiye’de üretimi durdurulan bu parçaların üretimi aşama aşama başka ülkelere kaydırılmıştır. Ortalıkta, Türkiye’nin bir kısım parasını peşin ödeyerek satın aldığı bu uçakların Birleşik Arap Emirliklerine veya Yunanistan’a satılacağı söylentileri dolaşmaktadır. Şimdi de S-400 denemelerinin Sinop’ta yapılması nedeniyle, Amerikan Senatosundan geçtikten sonra ABD Başkanı Trump’ın imzasını bekleyen ABD yaptırımlarının yeniden işleme konulması istenmektedir. Böylece, Rusya’dan S-400 Hava savunma sistemleri alması nedeniyle ABD tarafından Türkiye’ye ağır bir F-35 faturası kesilmeye çalışılmaktadır.
 
Aslında, bu çeşit girişimler de Türkiye’ye yönelik açık bir tehdittir. Hâlihazırda bu sürecin nasıl bir seyir izleyeceği konusu da hala belirsizliğini korumaktadır. Bazı askeri uzmanlar, 18 yıllık AKP iktidarı döneminde Hava Kuvvetlerine tek bir savaş uçağı bile alınmadığını belirtmektedirler. Kimi gazeteler, ABD’nin Türkiye’ye vermediği F-35 savaş uçaklarını Yunanistan’a vermek istediğini yazmaktadırlar. Bazı uluslararası çevrelerde, Yunanistan’ın, söz konusu bu 20 adet F-35 savaş uçağını alması halinde, Türkiye’nin Akdeniz’deki ve Ege Denizi’ndeki hava üstünlüğünü eline geçirebileceği hesapları yapılmaktadır. Zaman aleyhimize çalışmaktadır. S-400 ve F-35 sorunlarının en kısa sürede Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygun olacak şekilde çözülmesi gerekmektedir. Yoksa mevcut tehditler, Türkiye’nin ekonomik, askeri ve diplomatik ilişkilerine tahmin edilenlerden çok daha büyük zararlar verebilme  potansiyeli taşımaktadır.

 
Bu yazı toplam 1296 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın diğer makaleleri
Tarsus Akdeniz ©1994 - Tüm Hakları Saklıdır, Kaynak Gösterilmeden İçerik kopyalanamaz.
Oluşturma süresi(ms): -1