Mersin, Tarsus ve Bölgedeki gündem, ekonomi, son dakika, spor ve yaşam dünyasındaki önemli gelişmelerden anında haberdar olmak ister misiniz?

:

:

:

Virüs 4

2 Temmuz 2015 Perşembe 19:32
Erdoğan GÖKÇE


Hondan gelenler yattıktan sonra da anamızın işi devam edecek. Yaz boyunca anamızın ne zaman yatıp ne zaman kalktığını hiç görmedik. Sanki de hiç uyumuyordu.



Ayak üstü kahvaltı yaptıktan sonra şafak vakti  tarlanın yolunu tutan  baba ve üç çocuk, güneş doğduktan epey sonra tarlaya gelirdik.   Hem yorgunluk, hem de kısa gecede uykumuzu tam alamadığımız için, tarlaya giderken yolda ayakta uyur gibi yürürdük.



*          *          *



               Temmuzun ortalarıydı. Tavşanın bile rahatça çıkamayacağı bu rampa tarlada, yönümüzü yukarı doğru dönmüş, orakla ekin biçiyoruz. Bu tarlanın  işimize yarayan tek yanı;  tepeye yukarı doğru ekin biçtiğimiz için,  burnumuz yere değecek kadar eğilsek de  belimiz fazla ağrımıyordu.   



               Buğday değil de sanki taş ekmişler mübarek tarlaya. Tarlanın hemen ter tarafında taş üstünde yürüyoruz sanki.



              Ekin biçerken taşa çarpan orağın sık sık  sekmesi  sonucu serçe parmağın her an parçalanma tehlikesi var. İlk ekin biçmeye başlayanlar bu açıyı çok kez yaşar



 Tepemizdeki güneş yumurta pişirir gibi beynimizi pişiriyordu. Hava öylesine sıcak ve öylesine durgundu ki, öksürük şeklinde bile bir esinti gelmiyordu.  Terli vücudumuza yapışan toz, aylarca yıkanmamış bir kirlenmişlik görüntüsü veriyordu. Lastik ayakkabı ayağımızı yakıyor. Ayaklarımız kara lastik içinde öyle terlemiş ki. Ayakkabının içine su doldurulmuş, içine de toprak atılmış sanırsınız. Ter ve toprak! Ayakkabı içini vıcık vıcık etmiş. Bu kayganlıktan dolayı ikide bir ayağımız burkuluyor. Ayakkabıdan çıkan ayağımız,  hozan denilen biçilmiş ekin kökünün üzerine denk geliyor ve ayaklarımızın altı, batan sapların kanattığı yaralarla ayağımızın tabanı kevgire dönmüştü.



Öğle saatleriydi. Canımız burnumuza gelmişti. Sıcağa daha fazla dayanamadık ve gölgeliğe çekildik.  Bu çekilmeyi değerlendirerek bişeyler atıştırmak istedik.



 Cam şişedeki ayranı  geniş bir tasa boşalttık. İçine de kuru ekmekleri doğradık. Ekmek ıslandıktan sonra tahta kaşıklarla yemeye başladı. İlk lokmayı ağzımıza aldığımızda birbirimizin yüzüne bakakaldık.



Kan gibi ılımış, şarap gibi ekşimiş ayranın içine doğranan kuru ekmeği yerken, ağzımızda bıraktığı tat, asla unutulmayacak iğrençlikte bir tatdı. Tam bu esnada yanımızda peydah küçük bir hortum rüzgarı,  toz ve samanlarla  doldurdu tabağımızı. Saman çöplerini tek tek ayıkladık ve yemeye devam ettik. Çünkü  başka da çaremiz ve seçeneğimiz yoktu.



Babam da olayın farkındaydı. Ama halinden de memnun(!) gibiydi. Sonunda bu durumunu dışa vurdu:



“Bu halimize de şükür edelim. Bunu bulamayanlar da var. En azından kendi kazancımızı ağız tadıyla yiyebiliyoruz. Bakın hele.  Türkiye’nin en zengini  olan Vehbi Koç’un dünya kadar malı var da ağız tadıyla yiyemiyor. Zavallı midesinden rahatsızmış. Her gün tuzsuz ve yağsız patates yemek zorunda kalıyormuş. Bak; biz ne bulursak onu yiyoruz işte…”



*          *          *



Aradan geçen on yıllar boyunca “şükredenler”in hep fakirler olduğunu görünce, Tarladaki o günkü halimiz ve babamın “şükür” ettiği durumumuz gelir aklıma.



Okur-yazarlığı olmayan babamız,  Türkiye’nin başkentinin Ankara olduğunu bile bilmiyor.. Radyo yüzü görmemiş, eline gazete dahi almamış  babamız,  Atatürk’ü sadece Çanakkale savaşı ve Yunanlıların denize dökülmesi kadar tanıyor. Ama  Türkiye’nin en zenginlerinden, en asalaklarından bir olan Vehbi Koç hakkında çok şeyler biliyordu.



Kapitalist sistemin bu psikolojik saldırısı, korkunç bir virüs gibi emekçi ve yoksul milyonlarca insanı, en ücra köşede de olsa buluyor,  en hassas noktasına tedavi edilmeyecek şekilde yerleşiyordu.  Kendilerini bu duruma getirenlerden hesap sormak yerine, onları savunan, acıyan ve hatta koruyan bir fikir, bir anlayışa bürünmüşlerdi.



             Kendisinin ve kendisi gibi milyonların içinde bulunduğu, yoksulluğu, çaresizliği, sahipsizliği, geri bırakılmışlığı  değil de Vehbi Koç gibi birinin kazandığı mallarını yiyememesine üzülüyordu.



Sömürücü sistem böyle işte! Donuna kadar soyar, iliklerine kadar sömürür, geberinceye kadar çalıştırır. Sonra da kendine  acındırır.



BİTTİ


Bu yazı toplam 527 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın diğer makaleleri
  • Said Nursi’yi Talebesinden Öğrenin!-3-9 Ağustos 2016 Salı 10:04
  • Said Nursi’yi Talebesinden Öğrenin! -2-5 Ağustos 2016 Cuma 09:00
  • Said Nursi’yi Talebesinden Öğrenin! -1-2 Ağustos 2016 Salı 09:13
  • Sevr’i Bir Daha Yırtarız4 Ağustos 2015 Salı 08:42
  • ABD Türkiye’de İç Savaş Tezgahlıyor31 Temmuz 2015 Cuma 09:04
  • Çin’e Saldırmak Türkiye’yi Vurmaktır10 Temmuz 2015 Cuma 09:20
  • Anayasa Mahkemesi Kararını Protesto Ediyoruz2 Temmuz 2015 Perşembe 19:33
  • Türkiyemizi Parçalattırmayacağız2 Temmuz 2015 Perşembe 19:33
  • Soykırım Yapmadık Vatan Savunduk2 Temmuz 2015 Perşembe 19:33
  • 152 Adamızı Yunanistan’dan Geri Alacağız!2 Temmuz 2015 Perşembe 19:33
  • F Tipi Gladyo Hesap Verecek!2 Temmuz 2015 Perşembe 19:33
  • Ermenileri kestik mi?2 Temmuz 2015 Perşembe 19:33
  • Cemil Can’ın Yazısı Üzerine2 Temmuz 2015 Perşembe 19:33
  • İşte Dersim Gerçeği2 Temmuz 2015 Perşembe 19:33
  • Halk Önderleri ve Aydınlarımıza Çağrı2 Temmuz 2015 Perşembe 19:33
  • Rojova Devrimi Aldatmacası2 Temmuz 2015 Perşembe 19:33
  • Muhalefetin İhaneti2 Temmuz 2015 Perşembe 19:32
  • Abdullah Öcalan Diyor Ki!!!2 Temmuz 2015 Perşembe 19:32
  • Atatürk ten İsmet Paşa’ya2 Temmuz 2015 Perşembe 19:32
  • Hain Olacak Çocuk -52 Temmuz 2015 Perşembe 19:32
  • Tarsus Akdeniz ©1994 - Tüm Hakları Saklıdır, Kaynak Gösterilmeden İçerik kopyalanamaz.

    Haberler

    Mersin Haber

    Tarsus Haber
    Oluşturma süresi(ms): -1