Mersin, Tarsus ve Bölgedeki gündem, ekonomi, son dakika, spor ve yaşam dünyasındaki önemli gelişmelerden anında haberdar olmak ister misiniz?

:

:

:

Burjuva demokrasisi mi yoksa “Proleterya’nın Demokrasisi mi?

Burjuva demokrasisi mi yoksa “Proleterya’nın Demokrasisi mi?
Tarih: 15 Ekim 2012 Pazartesi 09:31
Burjuva demokrasisi mi yoksa “Proleterya’nın Demokrasisi mi?
Yazı Boyutu:
Metni küçült
Metni büyüt
Gerçi maddenin öteki fıkralarında bazı kısıtlamalar konulmuşsa da icranın yargısal denetim konusundaki temel ilke birinci fıkradaki kuraldır.
      Ancak bütün sorun bu anayasal kuralın kağıt üzerinde kalıp kalmadığı ve kalmayacağıdır.
      Türkiyemizde birçok güzel kuralın kitaptaki yasa maddelerinin matbaa harfleri çerçevesinde aşıp bir türlü uygulama alanına g eçemediğinin pek çok örneği vardır.
      Güzel kuralın kağıt üzerinde kalması ülkemizin bazı yörelerindeki bölücülük akımının yarattığı tehlike ve huzursuzluğa da bağlanamaz, Batı Avrupa’nın Bazı ülkeleri yıllardan beri “Bölücülük Terörü” ile uğraşmaktadır. İngiltere’nin başında İRA, İspanya’nın başında BASK, Fransa’nın başında KORSİKA ve BRETON, İtalya’da KIZIL TUGAYLAR eylemcilerinin terörü uzun yıllardan beri sürüp gitmektedir. Ama oralarda demokratik hukuk devleti düzenini askeri  müdahale ile kesintiye uğratmak kimsenin aklına gelmemektedir. Terörle savaş bütün siyasal partilerin katılması ile normal demokratik hukuk düzeni içinde yürütülmektedir. Oysaki bizde hep bu durumun tersi olmuştur. Yaklaşık 1950’den sonra aşağı-yukarı her on yılda bir demokratik hukuk devleti düzeni kesintiye uğratılmıştır.
      Bu sorunun üzerine dikkatle eğilmedikçe ve çok partili demokrasiye geçtiğimizden bu yana silahlı kuvvetlerin hemen hemen 10’ar yıl aralıklarla yönetime el koymasının nedeni, nedenleri araştırılıp, bu müdahaleyi gerektirmeyecek uzun vadeli ve sürekli önlemler alınmadıkça ilkemizde demokratik hukuk devleti sorunu daha çok uzun yıllar askıda kalır ve bu kavramın anayasa kitapları içinde tutukluluk durumu sürer gider.
      Bence demokratik düzene karşı yapılan müdahalelerin temel nedeni; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Balkan ülkeleri de içinde olmak kaydıyla baştan başa yıkılmış ve yanmış olan ülkeler daha sonra çok kısa bir zamanda ekonomilerini tekrar düzene koyup kalkınmalarını sağladıkları halde bizim şu veya bu durumda övünüp durduğumuz montaj sanayinden ileri geçememiş ve kalkınmamızı gerçekleştirememiş olmamızdır.
      “Müdahale içteki terörden doğmuştur. Bunun ekonomi ile ne ilgisi var?” diye düşünülebilir. Dünya gerçekleri böyle bir düşünceyi çürütmektedir.
      “Dünya Gerçekleri” derken kalkınmamış diğer bazı ülkeleri özellikle Latin Amerika devletlerini düşünüyorum. Onlardan bir çoklarında ekonomik durumun bir türlü düzelememes, ulusal gelir dağılımında adaletli bir denge sağlanamaması, bu gelirin çok büyük bir diliminin dış sermayecilerle ortaklık ilişkileri içinde bulunan az sayıdaki yerli sermayeciler arasında paylaşılmasına karşılık geniş halk kitlelerine pek küçük bir payın düşmesi ve durumun geçen yüzyıldan böyle süregelmesi asıl üretici halk yığınları arasında huzursuzluğa ve zaman zaman ayaklanmalara neden olmakta, bunları bastırmak içinde birbirini izleyen askeri müdahaleler yapılmaktadır.
      Ekonomi düzenindeki bozukluğun ve süregelen sosyal adaletsizliklerin “Aynı nedenler aynı sonuçları doğurur” yasası gereğince hep askeri müdahale ile sonuçlandığı Güney Amerika’daki durum açık seçik göstermektedir.
      Bu nedenledir ki; Birici ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bütün demokratik batı ülkelerinde bir yandan emekçi zümreleri başta sınıfı ve onun örgütlü gücü olan sendikalar diğer demokratik kitle örgütleriyle güç birliği oluşturarak, sosyal adalet uğrundaki mücadelelerini yoğunlaştırmışlar; öte yandan da kapitalizmin aklı başındaki yöneticileri, kendi ülkelerinde sosyal adaleti gerçekleştirmek için yani emekle sermaye arasındaki adaletli bir denge ilişkisi sağlamak için gerekli önlemleri almaya başlamışlardır. Grev ve lokavt düzenlemeleri, kartel ve tröst yasakları kapsamının genişletilmesi, sosyal sigortaların yaygınlaştırılması hep bu iki başlı çalışmanın sonucudur.
      Bu noktalardaki Hukuk Devleti kavramı ile Sosyal Devlet kavramının iç içe geçtiğini ve birbirini bütünlediğini biliyoruz. Hukuk Devleti siyasal; sosyal devlet ise ekonomik içeriklidir. Bazılarının savundukları tezler asıl ve gerçek demokrasinin ekonomik demokrasi olduğu savını ileri sürerler. Bu nedenle genel seçimlere dayanan yönetimin, yani siyasal, demorasinin, idarenin, yargısal denetiminin kişi hak ve özgürlükleri kavramının onlar için önemi yoktur. Çünkü onların ideolojisine göre bireyin önemi yoktur.
                  -Devam Edecek-Version:1.0 StartHTML:0000000203 EndHTML:0000009399 StartFragment:0000002677 EndFragment:0000009363 SourceURL:file://localhost/Users/akdenizgazetesi/Desktop/15,10,2012 Klasörler/yakup sen
Gerçi maddenin öteki fıkralarında bazı kısıtlamalar konulmuşsa da icranın yargısal denetim konusundaki temel ilke birinci fıkradaki kuraldır.
      Ancak bütün sorun bu anayasal kuralın kağıt üzerinde kalıp kalmadığı ve kalmayacağıdır.
      Türkiyemizde birçok güzel kuralın kitaptaki yasa maddelerinin matbaa harfleri çerçevesinde aşıp bir türlü uygulama alanına g eçemediğinin pek çok örneği vardır.
      Güzel kuralın kağıt üzerinde kalması ülkemizin bazı yörelerindeki bölücülük akımının yarattığı tehlike ve huzursuzluğa da bağlanamaz, Batı Avrupa’nın Bazı ülkeleri yıllardan beri “Bölücülük Terörü” ile uğraşmaktadır. İngiltere’nin başında İRA, İspanya’nın başında BASK, Fransa’nın başında KORSİKA ve BRETON, İtalya’da KIZIL TUGAYLAR eylemcilerinin terörü uzun yıllardan beri sürüp gitmektedir. Ama oralarda demokratik hukuk devleti düzenini askeri  müdahale ile kesintiye uğratmak kimsenin aklına gelmemektedir. Terörle savaş bütün siyasal partilerin katılması ile normal demokratik hukuk düzeni içinde yürütülmektedir. Oysaki bizde hep bu durumun tersi olmuştur. Yaklaşık 1950’den sonra aşağı-yukarı her on yılda bir demokratik hukuk devleti düzeni kesintiye uğratılmıştır.
      Bu sorunun üzerine dikkatle eğilmedikçe ve çok partili demokrasiye geçtiğimizden bu yana silahlı kuvvetlerin hemen hemen 10’ar yıl aralıklarla yönetime el koymasının nedeni, nedenleri araştırılıp, bu müdahaleyi gerektirmeyecek uzun vadeli ve sürekli önlemler alınmadıkça ilkemizde demokratik hukuk devleti sorunu daha çok uzun yıllar askıda kalır ve bu kavramın anayasa kitapları içinde tutukluluk durumu sürer gider.
      Bence demokratik düzene karşı yapılan müdahalelerin temel nedeni; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Balkan ülkeleri de içinde olmak kaydıyla baştan başa yıkılmış ve yanmış olan ülkeler daha sonra çok kısa bir zamanda ekonomilerini tekrar düzene koyup kalkınmalarını sağladıkları halde bizim şu veya bu durumda övünüp durduğumuz montaj sanayinden ileri geçememiş ve kalkınmamızı gerçekleştirememiş olmamızdır.
      “Müdahale içteki terörden doğmuştur. Bunun ekonomi ile ne ilgisi var?” diye düşünülebilir. Dünya gerçekleri böyle bir düşünceyi çürütmektedir.
      “Dünya Gerçekleri” derken kalkınmamış diğer bazı ülkeleri özellikle Latin Amerika devletlerini düşünüyorum. Onlardan bir çoklarında ekonomik durumun bir türlü düzelememes, ulusal gelir dağılımında adaletli bir denge sağlanamaması, bu gelirin çok büyük bir diliminin dış sermayecilerle ortaklık ilişkileri içinde bulunan az sayıdaki yerli sermayeciler arasında paylaşılmasına karşılık geniş halk kitlelerine pek küçük bir payın düşmesi ve durumun geçen yüzyıldan böyle süregelmesi asıl üretici halk yığınları arasında huzursuzluğa ve zaman zaman ayaklanmalara neden olmakta, bunları bastırmak içinde birbirini izleyen askeri müdahaleler yapılmaktadır.
      Ekonomi düzenindeki bozukluğun ve süregelen sosyal adaletsizliklerin “Aynı nedenler aynı sonuçları doğurur” yasası gereğince hep askeri müdahale ile sonuçlandığı Güney Amerika’daki durum açık seçik göstermektedir.
      Bu nedenledir ki; Birici ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bütün demokratik batı ülkelerinde bir yandan emekçi zümreleri başta sınıfı ve onun örgütlü gücü olan sendikalar diğer demokratik kitle örgütleriyle güç birliği oluşturarak, sosyal adalet uğrundaki mücadelelerini yoğunlaştırmışlar; öte yandan da kapitalizmin aklı başındaki yöneticileri, kendi ülkelerinde sosyal adaleti gerçekleştirmek için yani emekle sermaye arasındaki adaletli bir denge ilişkisi sağlamak için gerekli önlemleri almaya başlamışlardır. Grev ve lokavt düzenlemeleri, kartel ve tröst yasakları kapsamının genişletilmesi, sosyal sigortaların yaygınlaştırılması hep bu iki başlı çalışmanın sonucudur.
      Bu noktalardaki Hukuk Devleti kavramı ile Sosyal Devlet kavramının iç içe geçtiğini ve birbirini bütünlediğini biliyoruz. Hukuk Devleti siyasal; sosyal devlet ise ekonomik içeriklidir. Bazılarının savundukları tezler asıl ve gerçek demokrasinin ekonomik demokrasi olduğu savını ileri sürerler. Bu nedenle genel seçimlere dayanan yönetimin, yani siyasal, demorasinin, idarenin, yargısal denetiminin kişi hak ve özgürlükleri kavramının onlar için önemi yoktur. Çünkü onların ideolojisine göre bireyin önemi yoktur.
                  -Devam Edecek-
Bu haber toplam 1181 defa okunmuştur.
Etiketler:
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Henüz yorum eklenmemiştir.
Tarsus Akdeniz ©1994 - Tüm Hakları Saklıdır, Kaynak Gösterilmeden İçerik kopyalanamaz.
Oluşturma süresi(ms): -1